adnan polat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adnan polat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2010 Perşembe

Rijkaard'ın Arkasında Durmak

Her Galatasaraylı gibi ben de, takımın taşıdığı kültüre son derece şiddetle sahip çıkma eğilimindeyim. Lakin, bu noktada Galatasaray geleneği nedir diye sormak gerekiyor. Herşeyden önce Galatasaray, çelişkilerin takımıdır desek pek yanlış olmaz sanırım. Türkiye'nin en saygın eğitim kurumlarından birisinin bünyesinden doğma bir kulüp olarak, Türkiye'nin "seçkin" kesiminin takımı olmuştur. 1999-2007 yılları arasında, sosyo-ekonomik yönden Türkiye'nin en başarılı iş adamları tarafından çok kötü yönetilerek, ekonomik anlamda Türkiye liginin en "züğürt" takımları arasında kalmıştır.

AliUras'ın başkan olduğu dönemden 2007 yılına kadar olan süreçte, Jupp Derwall ile başlayan ve birinci Karl Heinz Feldkamp dönemiyle en üst noktasına ulaşan, altyapı ve tesisleşme hamlesini gösterek, bu alanda Türkiye'nin öncü kulübü olmuştur. Bu sebepten ötürü Galatasaray'ın teorik anlamda transfer politikası yetenekli futbolcuları genç yaşlarda keşfedip bunlara PAF ya da A takım seviyesinde şans vererek kazanma olmuştur. Bu açıdan Türkiye'den bir Barcelona çıkacaksa teorik anlamda buna en yakın takım olarak Galatasaray'ın gösterilmesi, salt Galatasaray taraftarlarının narsist bir tahayyülü değildir.

Sayın Adnan Polat, bu sürece en başında, yönetici olarak dahil olan isimlerden birisi olup "futbolu bilen başkan" olarak diğer kulüp başkanlarından farklı bir konumdadır. 1994 yılında asbaşkan olduğu dönemde, -her ne kadar mutlu sonla bitmese bile- Hakan Şükür'ü Torino'ya neredeyse zorla gönderip, Türk futbolcusunun Avrupa pazarında yer alması yolunda önemli bir adım atmıştı. Eğer Hakan Şükür o dönemde daha farklı bir performans gösterip başarılı olsaydı bugün Türk futbolcusunun Avrupa'daki konumu çok daha iyi olabilirdi. Sadede gelecek olursak, Adnan Polat bu gün Galatasaray'a özgü olduğu iddia edilip, Galatasaray taraftarının gururunu okşayan bütün bu değerlerin inşa sürecinde doğrudan iştirak etmiş önemli bir isimdir.

Bugün gelinen noktayı düşünecek olursak, bütün bu geleneğin tam zıddı yönde, takımın ihtiyaçlarına bakılmadan, tonla para akıtılan "yıldız" futbolculardan kurulu "Los Galacticos Turka"'nın baş mimarı konumundadır. Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor, Harry Kewell, Milan Baros, Kader Keita ve Elano Blummer, Frank Rijkaard, Johann Neskeens gibi isimleri Türkiye'ye getirmek büyük meziyettir ve Türk futbolunun marka değerini yükseltme açısından çok önemli hamlelerdir. Ancak bu büyük isimlerin transferine imza atan isimlerin, sonraki süreçleri aynı başarıyla yönetemediğini görmek bir o kadar da şaşırtıcıdır. Kalli'nin işine karışılmasından tutun, Skibbe'nin kellesini almak için Ümit Davala'nın harcanmasına; takip eden süreçte Skibbe'nin gönderilmesinden -ki bence gönderilmesi için oldukça geç kalınmıştı- yerine Bülent Korkmaz'ın getirilmesine -muhtemelen aklı selim bir çok taraftar, Skibbe'nin yerine Korkmaz gelecek deseler sezonun Skibbe ile bitirilmesine daha sıcak bakardı- kadar olan süreçte, Sayın Polat farklı dönemlerde birlikte çalıştığı isimlerin arkasında olduğunu ve bu kişilere güvendiğini ifade etmişti. Bugün aynı senaryoda Frank Rijkaard'ın adı geçmekte ve Sayın Polat, bu kişinin arkasında olduğunu ifade etmekte.

Açıkçası Rijkaard'ın yerinde olsam şimdiden valizlerimi toplardım ancak Sayın Polat'ın Beşiktaş'ın daha önce Del Bosque'de yapmış olduğu hatayı tekrarlamayacak kadar olgun olduğunu düşünüyorum. Şayet, Rijkaard'ı göndermek Galatasaray'ın ve Türk futbolunun Dünya'daki imajını ciddi bir biçimde zedeleyecek hamledir. - ki sportif anlamda Türkiye ve

Galatasaray gerçeklerinden uzak bir yönetim sürdürerek Rijkaard gönderilmeyi hak etmiştir-
Çünkü daha geniş anlamda bakarsak Sayın Polat, Rijkaard'ı da gönderirse, Galatasaray'ın 2008/2009 sezonunda başlamış olan "Fenerbahçelileşme" süreci tamamlanmış olacaktır ve bu durum Adnan Polat'ın her anlamda "Aziz Yıldırımlaşması" sonucunu doğuracaktır. Bu sebepten ötürü Adnan Polat bu sefer sözünün eri olmak durumundadır. Aksi takdirde Galatasaray'ın kaybedeceği Fran Rijkaard gibi bir isimden çok daha fazlası olacaktır.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

2288


Fazlasıyla uzun sürmüş bir tatilden sonra tekrar yazabilmek güzel şey. Açıkçası arada yazmayı planladığım takım değerlendirmelerini, an itibariyle lig başladığı için yazamayacağım için üzgünüm. Umarım zaman içerisinde daha fazla emek göstererek açıklarımı kapatırım.

Bugün üzerine konuşmak istediğim konu Galatasaray’ın çok ses getiren mor forması. 2288 ismiyle pazarlanan formada mor renk kullanılması bugünkü Galata’ya adını veren kelt kökenli Galatlara dayandırılmış. Böylelikle Galatasaray Spor Kulübü’nün kurum olarak geleneksel değerlere verdiği değer vurgulanmak istenmiş. Keza aynı şekilde “Yaralı Galat Yoktur-Linderoth hariç-“ sloganıyla ile de Galatasaray’ın sportif anlamda savaşçı kişiliğine göndermede bulunulmuş.

Bu mesajlar, 2009-2010 sezonu formalarının (adı üzerinde ağırlıklı olarak 2288 kodlu mor formanın) tanıtımına yönelik olarak hazırlanmış http://www.2288gs.com/ web sitesi aracılığıyla verilmekte. Şık tasarımı ve enteresan içeriğiyle dikkat çeken site, forma satışını arttırmaya yönelik bir pazarlama hamlesi olarak yaratıcı bir çalışma olarak karşımız çıkmakta.
Bunun dışında, başkan Adnan Polat kısa bir süre önce bir açıklamasında mor rengin asaleti temsil ettiğinden dem vurmuştu.

İşin tarihsel boyutuna bakarsak, mor renk, antik Roma’da cumhuriyet varken sadece yönetici kadrolarının, sonrasında ise yönetici hanedan üyelerinin kullanabildiği farklı bir konuma sahipti. Bu açıdan, mor rengin hükümdarlığı ve soyluluğu simgelediğini söylemek yanlış olmaz.

Neden özellikle mor rengin Romalı soylularca tercih edildiği sorusunu soracak olursak cevap gayet basit. O dönemde mor renk, midye kabuklarından elde ediliyordu ve mor rengi bu şekilde elde etmek oldukça zahmetli bir işlenme süreci gerektiriyordu. Bu sebepten dolayı mor, kumaşlarda kullanılması en pahalı renkti.

Forma ilk çıktığında forumlarda ve çeşitli futbol bloglarında beğenilmemesine rağmen, pazarlama fikri olarak “2288” serisi başarılı bir girişim olarak değerlendirilebilir. Satış rakamları da açıkçası bu görüşü doğruluyor.

Ülkemizde futbol kalitesinin yükselmesi açısından kulüplerin kurumsallaşma yolunda önemli adım atmaları hayati önem taşımakta. Forma ve sezonluk bilet satışlarını arttırmaya yönelik bu tip değişik pazarlama hamlelerinin denenmesi bence takdire şayandır.