Galatasaray cephesinde yeni bir şey yok. Skor ya da oynanan oyundan bağımsız olarak, Galatasaray’ın mental anlamda çöküşü OFK Belgrad maçından sonra tartışmalara muhtemelen başka bir boyut getirecektir. İşin özü şu ki, fizik anlamda diri görünen ve topa sahip olup seri pas yapan bir takımın 60. dakikadan sonra tamamen kendi isteğiyle inisiyatifi futbol tanrılarına bırakması, her hangi bir mevkiye yapılacak transferle ya da taktik dizilişi gözden geçirmekle çözülebilecek bir sorun değildir. Şu ana kadar yapılan yorumlar topu oyuna sokamayan stoperler, pas yetisi kısıtlı yahut geri gitmiş orta saha oyuncuları, alternatifi olmayan forvetler üzerine odaklanmışken, transferleri geciktirenler ya da takımın ihtiyaçlarına göre önlem alamayanlar suçlanırken Galatasaray taraftarı, cevabını kimsenin bilmediği bir soru ile muhatap bırakılmış durumdadır:
Mental anlamda Galatasaray’ın toparlanabilmesi için ne yapmalı?
Bir oyuncu grubunun oynadığı oyundan keyif almadığı bir ortamda taraftar nasıl iyi futbol beklentisine girebilir ki? Galatasaray’ın durumu anti depresan tedavisini bırakmış bir şizofreni hastasına benziyor. Gerçekliğin medya, başkan teknik direktör ve futbolcular tarafından yeniden kurgulandığı bir ortamda insanlar neye inanacaklarını sapıtmış durumdalar. Çözüm ne peki? Bu sezon Galatasaray taraftarına sunulacak anti depresan ne olacak?
Kalitesiz futbolcular mı?
Zamanında yapılamayan takviyeler mi?
Yönetim yanlışları mı?
Türkiye gerçeklerinden uzak uygulanan oyun sistemi mi?
Yıldız oyuncuların ego problemleri mi?
Takıma kalite getireceği varsayılan oyuncuların eksikliği yahut bazı oyuncuların alternatifsizliği mi?
Biz yinede tek maç üzerinden gemileri yakmayalım diyelim. Eğer hala yanmamış gemiler kaldıysa geride.
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Temmuz 2010 Cuma
23 Temmuz 2010 Cuma
Arda Turan Olayı
Bir derbi daha olaylarıyla zaten bomboş olan futbol gündemine birkaç günlük malzeme bırakıp hayatımızdaki yerini aldı. Oyuna yönelik yorum yapmak mümkün değil, malumunuz ortada futbol namına Arda Turan’ın bireysel performansı dışında bir şey yoktu. Asıl konuşulması gerekenler isederbiden sonra yaşanan olaylar. Galatasaray takımının kaptanı, rivayete göre teknik direktörün aksi yöndeki direktifine rağmen, kendisine “6” işareti yaptı diye taraftarıyla kavga ediyor ve akabinde Türk futbol medyası tarafından çarmıha geriliyor. Bütün bu olaylar yaşanırken, Galatasaray yönetimi sessiz kalıyor. Bir de olaya başka bir açıdan bakalım. Bayern Münih ve Fransa milli takımının yıldız oyuncusu Franck Ribery, 18 yaşından küçük bir kadınla para karşılığı fuhuş suçlamalarıyla muhatap olurken, Bayern Münih sportif direktörü Rumenigge çıkıp Ribery’e sahip çıkıyor. Fransa’nın dünya kupasındaki başarısızlığının Ribery skandalıyla örtülmeye çalışıldığını iddia ediyor. Yani bizim anlayacağımız dile çevirirsek, herif evladı 17 lik kızla para karşlığı alem yaptı diyenlere arka çıkıyor. Enteresan değil mi?
Kişisel olarak Arda Turan’ın hareketlerini tasvip eden birisi değilim. Bana göre, oyuncu olarak kaptanlığın gerektirdiği mental gerekliliklere sahip olmak bir yana oyun içinde kendi performansını bir üst seviyeye taşıyacak hücum pres ve defansif rolleri taşıyamayan, takım oyununa adapte olma problemleri barındıran 23 yaşındaki bir gençtir Arda Turan. Playstation partileri yapıp, gezip tozması gereken yerde Belediye Başkanı gibi giyinip kulüp yöneticileriyle muhatap olmak zorunda bırakılmıştır. Yanlış yaptığında, mensubu olduğu camia tarafından uyarılması gerekirken kendisine sahip çıkılmış ve en çok sahip çıkılması gereken noktada da kendi taraftarına yuhalatılmıştır.
Sadede gelecek olursak, ben komplo teorilerine inanan birisi değilim, bunu daha önceki yazılarımda da dile getirdim. Fakat yeri geldiğinde hakem hataları yüzünden “Galatasaray Türkiye’dir” diyen Galatasaray yönetimi, Arda Turan’a sahip çıkmak bir yana sanki bu olaylar hiç yaşanmamış gibi davranarak bir şeylerin yolunu mu yapmaya çalışıyor acaba demekten kendimi alamıyorum. Uzun lafın kısası birkaç güne kadar Arda Turan başka bir takımın yolunu tutarsa şaşırmamak gerek. Rijkaard’ın oturttuğu anlayışa uygun bir oyuncu mudur Arda Turan açıkçası bu konuda şüphelerim var. Çünkü paslı oyuna adapte olmaktansa kanattan topu kendisi taşıyarak iş gören bir oyuncu Arda Turan tıpkı Keita gibi. Keita’nın satışının karakteri işaret edilerek meşrulaştırılmasını düşünürsek Galatasaray yönetimi Arda Turan’ı elden çıkartmak için böyle bir fırsat bekliyor olabilir. Hep birlikte bekleyelim ve görelim.
1 Nisan 2010 Perşembe
Rijkaard'ın Arkasında Durmak
Her Galatasaraylı gibi ben de, takımın taşıdığı kültüre son derece şiddetle sahip çıkma eğilimindeyim. Lakin, bu noktada Galatasaray geleneği nedir diye sormak gerekiyor. Herşeyden önce Galatasaray, çelişkilerin takımıdır desek pek yanlış olmaz sanırım. Türkiye'nin en saygın eğitim kurumlarından birisinin bünyesinden doğma bir kulüp olarak, Türkiye'nin "seçkin" kesiminin takımı olmuştur. 1999-2007 yılları arasında, sosyo-ekonomik yönden Türkiye'nin en başarılı iş adamları tarafından çok kötü yönetilerek, ekonomik anlamda Türkiye liginin en "züğürt" takımları arasında kalmıştır.
AliUras'ın başkan olduğu dönemden 2007 yılına kadar olan süreçte, Jupp Derwall ile başlayan ve birinci Karl Heinz Feldkamp dönemiyle en üst noktasına ulaşan, altyapı ve tesisleşme hamlesini gösterek, bu alanda Türkiye'nin öncü kulübü olmuştur. Bu sebepten ötürü Galatasaray'ın teorik anlamda transfer politikası yetenekli futbolcuları genç yaşlarda keşfedip bunlara PAF ya da A takım seviyesinde şans vererek kazanma olmuştur. Bu açıdan Türkiye'den bir Barcelona çıkacaksa teorik anlamda buna en yakın takım olarak Galatasaray'ın gösterilmesi, salt Galatasaray taraftarlarının narsist bir tahayyülü değildir.
Sayın Adnan Polat, bu sürece en başında, yönetici olarak dahil olan isimlerden birisi olup "futbolu bilen başkan" olarak diğer kulüp başkanlarından farklı bir konumdadır. 1994 yılında asbaşkan olduğu dönemde, -her ne kadar mutlu sonla bitmese bile- Hakan Şükür'ü Torino'ya neredeyse zorla gönderip, Türk futbolcusunun Avrupa pazarında yer alması yolunda önemli bir adım atmıştı. Eğer Hakan Şükür o dönemde daha farklı bir performans gösterip başarılı olsaydı bugün Türk futbolcusunun Avrupa'daki konumu çok daha iyi olabilirdi. Sadede gelecek olursak, Adnan Polat bu gün Galatasaray'a özgü olduğu iddia edilip, Galatasaray taraftarının gururunu okşayan bütün bu değerlerin inşa sürecinde doğrudan iştirak etmiş önemli bir isimdir.
Bugün gelinen noktayı düşünecek olursak, bütün bu geleneğin tam zıddı yönde, takımın ihtiyaçlarına bakılmadan, tonla para akıtılan "yıldız" futbolculardan kurulu "Los Galacticos Turka"'nın baş mimarı konumundadır. Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor, Harry Kewell, Milan Baros, Kader Keita ve Elano Blummer, Frank Rijkaard, Johann Neskeens gibi isimleri Türkiye'ye getirmek büyük meziyettir ve Türk futbolunun marka değerini yükseltme açısından çok önemli hamlelerdir. Ancak bu büyük isimlerin transferine imza atan isimlerin, sonraki süreçleri aynı başarıyla yönetemediğini görmek bir o kadar da şaşırtıcıdır. Kalli'nin işine karışılmasından tutun, Skibbe'nin kellesini almak için Ümit Davala'nın harcanmasına; takip eden süreçte Skibbe'nin gönderilmesinden -ki bence gönderilmesi için oldukça geç kalınmıştı- yerine Bülent Korkmaz'ın getirilmesine -muhtemelen aklı selim bir çok taraftar, Skibbe'nin yerine Korkmaz gelecek deseler sezonun Skibbe ile bitirilmesine daha sıcak bakardı- kadar olan süreçte, Sayın Polat farklı dönemlerde birlikte çalıştığı isimlerin arkasında olduğunu ve bu kişilere güvendiğini ifade etmişti. Bugün aynı senaryoda Frank Rijkaard'ın adı geçmekte ve Sayın Polat, bu kişinin arkasında olduğunu ifade etmekte.
Açıkçası Rijkaard'ın yerinde olsam şimdiden valizlerimi toplardım ancak Sayın Polat'ın Beşiktaş'ın daha önce Del Bosque'de yapmış olduğu hatayı tekrarlamayacak kadar olgun olduğunu düşünüyorum. Şayet, Rijkaard'ı göndermek Galatasaray'ın ve Türk futbolunun Dünya'daki imajını ciddi bir biçimde zedeleyecek hamledir. - ki sportif anlamda Türkiye ve
Galatasaray gerçeklerinden uzak bir yönetim sürdürerek Rijkaard gönderilmeyi hak etmiştir-
Çünkü daha geniş anlamda bakarsak Sayın Polat, Rijkaard'ı da gönderirse, Galatasaray'ın 2008/2009 sezonunda başlamış olan "Fenerbahçelileşme" süreci tamamlanmış olacaktır ve bu durum Adnan Polat'ın her anlamda "Aziz Yıldırımlaşması" sonucunu doğuracaktır. Bu sebepten ötürü Adnan Polat bu sefer sözünün eri olmak durumundadır. Aksi takdirde Galatasaray'ın kaybedeceği Fran Rijkaard gibi bir isimden çok daha fazlası olacaktır.
AliUras'ın başkan olduğu dönemden 2007 yılına kadar olan süreçte, Jupp Derwall ile başlayan ve birinci Karl Heinz Feldkamp dönemiyle en üst noktasına ulaşan, altyapı ve tesisleşme hamlesini gösterek, bu alanda Türkiye'nin öncü kulübü olmuştur. Bu sebepten ötürü Galatasaray'ın teorik anlamda transfer politikası yetenekli futbolcuları genç yaşlarda keşfedip bunlara PAF ya da A takım seviyesinde şans vererek kazanma olmuştur. Bu açıdan Türkiye'den bir Barcelona çıkacaksa teorik anlamda buna en yakın takım olarak Galatasaray'ın gösterilmesi, salt Galatasaray taraftarlarının narsist bir tahayyülü değildir.
Sayın Adnan Polat, bu sürece en başında, yönetici olarak dahil olan isimlerden birisi olup "futbolu bilen başkan" olarak diğer kulüp başkanlarından farklı bir konumdadır. 1994 yılında asbaşkan olduğu dönemde, -her ne kadar mutlu sonla bitmese bile- Hakan Şükür'ü Torino'ya neredeyse zorla gönderip, Türk futbolcusunun Avrupa pazarında yer alması yolunda önemli bir adım atmıştı. Eğer Hakan Şükür o dönemde daha farklı bir performans gösterip başarılı olsaydı bugün Türk futbolcusunun Avrupa'daki konumu çok daha iyi olabilirdi. Sadede gelecek olursak, Adnan Polat bu gün Galatasaray'a özgü olduğu iddia edilip, Galatasaray taraftarının gururunu okşayan bütün bu değerlerin inşa sürecinde doğrudan iştirak etmiş önemli bir isimdir.
Bugün gelinen noktayı düşünecek olursak, bütün bu geleneğin tam zıddı yönde, takımın ihtiyaçlarına bakılmadan, tonla para akıtılan "yıldız" futbolculardan kurulu "Los Galacticos Turka"'nın baş mimarı konumundadır. Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor, Harry Kewell, Milan Baros, Kader Keita ve Elano Blummer, Frank Rijkaard, Johann Neskeens gibi isimleri Türkiye'ye getirmek büyük meziyettir ve Türk futbolunun marka değerini yükseltme açısından çok önemli hamlelerdir. Ancak bu büyük isimlerin transferine imza atan isimlerin, sonraki süreçleri aynı başarıyla yönetemediğini görmek bir o kadar da şaşırtıcıdır. Kalli'nin işine karışılmasından tutun, Skibbe'nin kellesini almak için Ümit Davala'nın harcanmasına; takip eden süreçte Skibbe'nin gönderilmesinden -ki bence gönderilmesi için oldukça geç kalınmıştı- yerine Bülent Korkmaz'ın getirilmesine -muhtemelen aklı selim bir çok taraftar, Skibbe'nin yerine Korkmaz gelecek deseler sezonun Skibbe ile bitirilmesine daha sıcak bakardı- kadar olan süreçte, Sayın Polat farklı dönemlerde birlikte çalıştığı isimlerin arkasında olduğunu ve bu kişilere güvendiğini ifade etmişti. Bugün aynı senaryoda Frank Rijkaard'ın adı geçmekte ve Sayın Polat, bu kişinin arkasında olduğunu ifade etmekte.
Açıkçası Rijkaard'ın yerinde olsam şimdiden valizlerimi toplardım ancak Sayın Polat'ın Beşiktaş'ın daha önce Del Bosque'de yapmış olduğu hatayı tekrarlamayacak kadar olgun olduğunu düşünüyorum. Şayet, Rijkaard'ı göndermek Galatasaray'ın ve Türk futbolunun Dünya'daki imajını ciddi bir biçimde zedeleyecek hamledir. - ki sportif anlamda Türkiye ve
Galatasaray gerçeklerinden uzak bir yönetim sürdürerek Rijkaard gönderilmeyi hak etmiştir-
Çünkü daha geniş anlamda bakarsak Sayın Polat, Rijkaard'ı da gönderirse, Galatasaray'ın 2008/2009 sezonunda başlamış olan "Fenerbahçelileşme" süreci tamamlanmış olacaktır ve bu durum Adnan Polat'ın her anlamda "Aziz Yıldırımlaşması" sonucunu doğuracaktır. Bu sebepten ötürü Adnan Polat bu sefer sözünün eri olmak durumundadır. Aksi takdirde Galatasaray'ın kaybedeceği Fran Rijkaard gibi bir isimden çok daha fazlası olacaktır.
Etiketler:
adnan polat,
Frank Rijkaard,
futbol,
galatasaray,
ucmali kaleci
31 Mart 2010 Çarşamba
Derbi Özel: Rijkaard'ın Galatasaray'ı
Futbol orta sahasız olmuyor. Geçen yıl Skibbe’nin Galatasaray’ını bitiren, ileri alanda basit top kayıpları ve defansa hiç destek vermeyen dört oyuncuyu bir arada oynatma girişimi olmuştu. Skibbe’nin Galatasaray’ı doğru sistemle oynuyordu ancak orta saha direnci Lincoln, Baros, Kewell ve Arda’yı bir arada taşımaya yetmiyordu. Son beş yıla dönüp baktığımızda Hagi döneminden sonra Galatasaray’ın ortasaha direncinin Kalli dönemi dışında hep sallantıda olduğunu görmekteyiz. Belki de bu noktada Kalli’nin niteliklerine odaklanmak bize daha iyi bir fikir verebilir.
Kalli’yi Skibbe ve Rijkaard’dan ayıran en temel özelliğin rasyonellik ve içinde bulunduğu koşullara uyum sağlama olarak tanımayabiliriz. Kendi prensiplerinden ödün veren birisi değildir Kalli -tıpkı Rijkaard gibi- ancak Kalli’yi Rijkaard’dan ayıran en önemli nokta bunu yaparken içinde bulunduğu koşulları, elindeki malzemeyi ve Türkiye’de oynanan futbolun özelliklerini gerçekçi bir şekilde göz önünde bulundurmasıdır. Kalli’yi Rijkaard’dan daha büyük yapan özellik budur. Kalli döneminde beğenilmeyen Galatasaray’ın en önemli özelliği , (tıpkı hazretin 92’de kurduğu takımda olduğu gibi ) sahanın her yerinde basan fizik-kondüsyonu yüksek bir “ekip” olmasıdır. (Mehmet Cansun’un tabiriyle“Çin Ordusu gibi Saldıran) Kalli bunu Mehmet Topal, Emre Güngör, Barış Özbek, Serkan Çalık, Orkun Usak, Volkan Yaman, Orhan Ak, Mehmet Güven, Uğur Uçar gibi oyuncularla yapmıştır.
O dönemde Galatasaray’ın oynadığı futbol kalitesinin yüksek olduğunu iddia edemeyiz ancak popüler bir örnek vermek gerekirse Galatasaray, o kadro ile Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe’ye pozisyon vermeden sekiz net gol pozisyonu bulan bir oyun ortaya koymayı başarmıştır, gol atmayı başaramamıştır ayrı konu. Bugün geldiğimiz noktada ise o dönemki sistemin içersinde başarılı olan futbolcuların iki yılda nasıl oldu da geriye gittiğini tartışan arkadaşlara bu futbolcuların başarılı olduğu sistemi hatırlatmak istiyorum. Mehmet Topal, Kalli döneminde hiç yoktan parlamıştı, bunu yaparken solunda Ayhan sağında Barış oynamaktaydı.
Kalli’nin uyguladığı sistem doğrultusunda Barış ve Ayhan orta sahada onların ilerisinde Serkan Çalık ve Hakan Şükür ise ön alanda pres yaparak Mehmet Topal’ın parlamasına imkan veren ortamı hazırlıyorlardı. Mehmet Topal’ın iki yönlü oyunu defansif anlamda hiçbir katkı yapmayan 5 hücum elemanı arkasında bir şey ifade etmez, edemezde. Essien gibi tek kişilik ordu tipi bir futbolcu bile bu yükün altından kalkamaz.
Rijkaard’ın Galatasaray’ı Kalli yahut Skibbe’nin ki gibi değil. İşine kimse karışmıyor. Kimse ona neden böyle yaptın diyerek hesap sormuyor. Hep destek tam destek! Ancak ortaya çıkan sonuç kimseyi memnun etmiyor. Galatasaray’ın bir yıl içersinde Barcelona’ya dönüşmesini bekleyecek kadar hayalci olmamak gerekiyor. Barcelona’nın bugünkü konumuna ulaşmasında 1973’den itibaren atılmış bir temel olduğunu unutmamak gerekiyor. Ancak ben 1992’de Kalli’nin attığı temelin üzerine 2000 yılında UEFA Şampiyonu olmuş bir takımın emekleme, zirveye çıkma ve dibe vurma dönemlerini görmüş birisi olarak, iki yıl önce minimum maliyetle temelleri atılan iyi bir yatırımın şu an nasıl böylesine tüketildiğini anlayamıyorum. Maddeler halinde bu tüketilmişliği ifşa etmeyi, Galatasaray rakiplerine minimum 3 gol attığı günlerden beri bu sistemi eleştiren birisi olarak boynumun borcu olarak görüyorum. İşte benim yazmayı bıraktığım günlerde Rijkaard’ın Galatasaray’ı ile ilgili tuttuğum notlardan bir demek:
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı hücum futbolu oynuyor. Doğru! Rijkaard’ın Galatasaray’ının hücum futbolu oynamaktan başka bir çaresi yok çünkü oyun felsefesi yediğinden çoğunu atmak üzerine kurulu. Bunun sebebi de stem ve diziliş gereği bu takımın gol yemeden maç bitirmesi çok zor olmasıdır.
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı Total Futbol oynama derdinde (mi) dir? Pressiz Total Futbol oynamak mümkünse, evet. Eğer ortada aksayan bir şey var ise bunu görüp de önlem alması gereken kişiler kimdir? Rijkaard ve Neskeens. Ortada aksaklık var mıdır? Takımın minimum 3 gol attığı günlerden beri vardır. Alınan önlemler nedir? Hiç. Olsun, Büyük hocalıkta olur böyle şeyler diyelim.
-“Rijkaard’ın Adaleti”’nden nasibini alanlar Ayhan Akman, Barış Özbek, Kader Keita, Caner Erkin, Emre Güngör ve son olarak Servet Çetin oldu. Bunun dışında Elano, oynadığı tüm maçlarda takıma sırf varlığıyla, bu saydığım oyuncuların bireysel hatalarından daha fazla zarar vermiş birisi olarak hep sahada kaldı. Kewell, Nonda, Arda, ve Giovani, bu isimler performanslarının süründüğü dönemlerde bile sahada kaldılar, ve maalesef hep beraber sahada kaldılar. Demek ki Rijkaard’a göre bütün oyuncular eşit ama bazıları daha eşit! Galatasaray, kesinlikle hak edenin forma giydiği bir takım değil. Hoş, öyle bir takım hiç olmayabilir de!
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı, bir hücuma yönelik orta saha oyuncuyu, iki kanat forvet ve bir santrafor ile oynuyor. Bu beş oyuncu 30 metrelik bir alanda kendi aralarında mevki değiştirirken 60 metrelik alandan iki defansif orta saha oyuncusu sorumlu oluyor. Fenerbahçe maçının ilk yirmi dakikasında Fenerbahçe’nin Barcelona gibi pas yapmasının sebebi de bu diziliştir. Lakin beklenilen an gelip de gol yenildiğinde suçlanılan kişiler defans oyuncuları oluyor. İşin komiği, sadece Fenerbahçe maçına bakacak olursak beş oyuncu ile Galatasaray’ın bulduğu pozisyon sayısı 3. Diyebilirsiniz ki Galatasaray bu sistemle Fenerbahçe ve Trabzonspor’a pozisyon vermedi; tamamen katılmakla birlikte rakibin kadro yapılarına bakılmasını şiddetle öneririm. Galatasaray 4-4-2 oynayan Atletico Madrid’e karşı orta sahayı beşlediğinde bile deli gibi açık vermişti çünkü orta sahayı beşleyen oyunculardan 3’ü defansif yönü sıfır olan oyunculardı. Rakip önemli bir etken.
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı rakibe bakmadan kendi oyununu oynar. Geriden paslaşarak oyun kurar: Şimdi bu biraz içecek ayran yokken BMW ile helaya gitmeye benziyor. Bu yüzden Galatasaray ligin durdurulması en kolay takımlarından birisi haline geldi. Tüm iş yükü Sarp ile birlikte oynayan adamın üzerine yıkıp Galatasaray anlamsızca geri ve yan pas yapan (Neill hariç) defans oyuncularının hata yapmasına bakıyor. Eğer stoperler topu kaybetmezse karşımıza iki senaryo çıkıyor.
-Birinci senaryoya göre top anlamsızca ileriye doğru şişirilecek ve Galatasaray takımının yarısı ilerde ve kanat bekler orta sahaya yakın iken, rakip kontra atağa çıkacak.
-İkinci senaryoya göre stoper topu önündeki defansif ortasaha oyuncusuna verecek. Defansif orta saha oyuncusu ya yan pas yapıp topu geri alıp diğer kanada yan pas yapacak. Ya da hiç yanlara çalışmadan direk aldığı topu stopere geri pas ile iade edecek. Galatasaray’da topla oynama yüzdesinin yüksek olmasının yegane sebebi de budur.
Bu tespitleri uzatmak ve genişletmek mümkün ancak şimdilik bunlar yeter. Lig sonunda bir değerlendirme ile genel görüntüye tekrar bakmak yerinde olacaktır. O zamana kadar haksız çıkmak umuduyla bu oturumu kapatıyorum.
Kalli’yi Skibbe ve Rijkaard’dan ayıran en temel özelliğin rasyonellik ve içinde bulunduğu koşullara uyum sağlama olarak tanımayabiliriz. Kendi prensiplerinden ödün veren birisi değildir Kalli -tıpkı Rijkaard gibi- ancak Kalli’yi Rijkaard’dan ayıran en önemli nokta bunu yaparken içinde bulunduğu koşulları, elindeki malzemeyi ve Türkiye’de oynanan futbolun özelliklerini gerçekçi bir şekilde göz önünde bulundurmasıdır. Kalli’yi Rijkaard’dan daha büyük yapan özellik budur. Kalli döneminde beğenilmeyen Galatasaray’ın en önemli özelliği , (tıpkı hazretin 92’de kurduğu takımda olduğu gibi ) sahanın her yerinde basan fizik-kondüsyonu yüksek bir “ekip” olmasıdır. (Mehmet Cansun’un tabiriyle“Çin Ordusu gibi Saldıran) Kalli bunu Mehmet Topal, Emre Güngör, Barış Özbek, Serkan Çalık, Orkun Usak, Volkan Yaman, Orhan Ak, Mehmet Güven, Uğur Uçar gibi oyuncularla yapmıştır.
O dönemde Galatasaray’ın oynadığı futbol kalitesinin yüksek olduğunu iddia edemeyiz ancak popüler bir örnek vermek gerekirse Galatasaray, o kadro ile Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe’ye pozisyon vermeden sekiz net gol pozisyonu bulan bir oyun ortaya koymayı başarmıştır, gol atmayı başaramamıştır ayrı konu. Bugün geldiğimiz noktada ise o dönemki sistemin içersinde başarılı olan futbolcuların iki yılda nasıl oldu da geriye gittiğini tartışan arkadaşlara bu futbolcuların başarılı olduğu sistemi hatırlatmak istiyorum. Mehmet Topal, Kalli döneminde hiç yoktan parlamıştı, bunu yaparken solunda Ayhan sağında Barış oynamaktaydı.
Kalli’nin uyguladığı sistem doğrultusunda Barış ve Ayhan orta sahada onların ilerisinde Serkan Çalık ve Hakan Şükür ise ön alanda pres yaparak Mehmet Topal’ın parlamasına imkan veren ortamı hazırlıyorlardı. Mehmet Topal’ın iki yönlü oyunu defansif anlamda hiçbir katkı yapmayan 5 hücum elemanı arkasında bir şey ifade etmez, edemezde. Essien gibi tek kişilik ordu tipi bir futbolcu bile bu yükün altından kalkamaz.
Rijkaard’ın Galatasaray’ı Kalli yahut Skibbe’nin ki gibi değil. İşine kimse karışmıyor. Kimse ona neden böyle yaptın diyerek hesap sormuyor. Hep destek tam destek! Ancak ortaya çıkan sonuç kimseyi memnun etmiyor. Galatasaray’ın bir yıl içersinde Barcelona’ya dönüşmesini bekleyecek kadar hayalci olmamak gerekiyor. Barcelona’nın bugünkü konumuna ulaşmasında 1973’den itibaren atılmış bir temel olduğunu unutmamak gerekiyor. Ancak ben 1992’de Kalli’nin attığı temelin üzerine 2000 yılında UEFA Şampiyonu olmuş bir takımın emekleme, zirveye çıkma ve dibe vurma dönemlerini görmüş birisi olarak, iki yıl önce minimum maliyetle temelleri atılan iyi bir yatırımın şu an nasıl böylesine tüketildiğini anlayamıyorum. Maddeler halinde bu tüketilmişliği ifşa etmeyi, Galatasaray rakiplerine minimum 3 gol attığı günlerden beri bu sistemi eleştiren birisi olarak boynumun borcu olarak görüyorum. İşte benim yazmayı bıraktığım günlerde Rijkaard’ın Galatasaray’ı ile ilgili tuttuğum notlardan bir demek:
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı hücum futbolu oynuyor. Doğru! Rijkaard’ın Galatasaray’ının hücum futbolu oynamaktan başka bir çaresi yok çünkü oyun felsefesi yediğinden çoğunu atmak üzerine kurulu. Bunun sebebi de stem ve diziliş gereği bu takımın gol yemeden maç bitirmesi çok zor olmasıdır.
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı Total Futbol oynama derdinde (mi) dir? Pressiz Total Futbol oynamak mümkünse, evet. Eğer ortada aksayan bir şey var ise bunu görüp de önlem alması gereken kişiler kimdir? Rijkaard ve Neskeens. Ortada aksaklık var mıdır? Takımın minimum 3 gol attığı günlerden beri vardır. Alınan önlemler nedir? Hiç. Olsun, Büyük hocalıkta olur böyle şeyler diyelim.
-“Rijkaard’ın Adaleti”’nden nasibini alanlar Ayhan Akman, Barış Özbek, Kader Keita, Caner Erkin, Emre Güngör ve son olarak Servet Çetin oldu. Bunun dışında Elano, oynadığı tüm maçlarda takıma sırf varlığıyla, bu saydığım oyuncuların bireysel hatalarından daha fazla zarar vermiş birisi olarak hep sahada kaldı. Kewell, Nonda, Arda, ve Giovani, bu isimler performanslarının süründüğü dönemlerde bile sahada kaldılar, ve maalesef hep beraber sahada kaldılar. Demek ki Rijkaard’a göre bütün oyuncular eşit ama bazıları daha eşit! Galatasaray, kesinlikle hak edenin forma giydiği bir takım değil. Hoş, öyle bir takım hiç olmayabilir de!
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı, bir hücuma yönelik orta saha oyuncuyu, iki kanat forvet ve bir santrafor ile oynuyor. Bu beş oyuncu 30 metrelik bir alanda kendi aralarında mevki değiştirirken 60 metrelik alandan iki defansif orta saha oyuncusu sorumlu oluyor. Fenerbahçe maçının ilk yirmi dakikasında Fenerbahçe’nin Barcelona gibi pas yapmasının sebebi de bu diziliştir. Lakin beklenilen an gelip de gol yenildiğinde suçlanılan kişiler defans oyuncuları oluyor. İşin komiği, sadece Fenerbahçe maçına bakacak olursak beş oyuncu ile Galatasaray’ın bulduğu pozisyon sayısı 3. Diyebilirsiniz ki Galatasaray bu sistemle Fenerbahçe ve Trabzonspor’a pozisyon vermedi; tamamen katılmakla birlikte rakibin kadro yapılarına bakılmasını şiddetle öneririm. Galatasaray 4-4-2 oynayan Atletico Madrid’e karşı orta sahayı beşlediğinde bile deli gibi açık vermişti çünkü orta sahayı beşleyen oyunculardan 3’ü defansif yönü sıfır olan oyunculardı. Rakip önemli bir etken.
-Rijkaard’ın Galatasaray’ı rakibe bakmadan kendi oyununu oynar. Geriden paslaşarak oyun kurar: Şimdi bu biraz içecek ayran yokken BMW ile helaya gitmeye benziyor. Bu yüzden Galatasaray ligin durdurulması en kolay takımlarından birisi haline geldi. Tüm iş yükü Sarp ile birlikte oynayan adamın üzerine yıkıp Galatasaray anlamsızca geri ve yan pas yapan (Neill hariç) defans oyuncularının hata yapmasına bakıyor. Eğer stoperler topu kaybetmezse karşımıza iki senaryo çıkıyor.
-Birinci senaryoya göre top anlamsızca ileriye doğru şişirilecek ve Galatasaray takımının yarısı ilerde ve kanat bekler orta sahaya yakın iken, rakip kontra atağa çıkacak.
-İkinci senaryoya göre stoper topu önündeki defansif ortasaha oyuncusuna verecek. Defansif orta saha oyuncusu ya yan pas yapıp topu geri alıp diğer kanada yan pas yapacak. Ya da hiç yanlara çalışmadan direk aldığı topu stopere geri pas ile iade edecek. Galatasaray’da topla oynama yüzdesinin yüksek olmasının yegane sebebi de budur.
Bu tespitleri uzatmak ve genişletmek mümkün ancak şimdilik bunlar yeter. Lig sonunda bir değerlendirme ile genel görüntüye tekrar bakmak yerinde olacaktır. O zamana kadar haksız çıkmak umuduyla bu oturumu kapatıyorum.
Etiketler:
futbol,
galatasaray,
kalli,
Rijkaard,
ucmali kaleci
30 Mart 2010 Salı
Nerde Kalmıştık?
Tezin biteceği yok.O açıdan dükkanı boş bırakmanın da bir alemi yok; kaldığımız yerden devam edeceğiz, edebildiğimiz kadar. Açıkçası yazmadığım dönemde kendimi tekrar etmek zorunda kalmadığım için mutluyum. Çeşitli bloglarda yazar arkadaşların Galatasaray, Rijkaard ve uygulamaya çalıştığı sistem ile ilgili iyimser yazılarını okudukça dilimi ısırdım. Bir ara Trabzonspor ile oynayan kupa maçından sonraki dönemde umutlanır gibi oldum ancak Kasımpaşa maçından sonra 4-2-1-3'e dönüş ile içimde kalan son umut ışığı da sönmüş oldu. Bu sistemin neden Galatasaray'da uygulanamayacağının analizine girmek istemiyorum. Futbol orta sahada oynanıyor, Galatasaray'ın kaybı da bu zaten. Rijkaard, çözümü elindeki malzemede aramadığı sürece yahut Xavi ve Iniesta'yı getirmediği sürece bu sistem işlemeyecek. Rijkaard, 50 küsür kere aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç almayı bekledi, olan taraftara oldu. Olmaması normal. Neden olamadı? İşte onun cevabını ayırca bir yazı ile vermeye çalışacağım:
Rijkaard'ın Galatasaray'ı: Yazacak pek bir şey yok ama çalışacağım...
Rijkaard'ın Galatasaray'ı: Yazacak pek bir şey yok ama çalışacağım...
Etiketler:
futbol,
galatasaray,
Rijkaard,
ucmali kaleci
29 Kasım 2009 Pazar
Kendini Tutamamak ve Bir Soru

Bursaspor yenilgisinin Galatasaray taraftarında "maymun gözünü açtı" etkisi yarattığını söyleyebiliriz. Eleştiri, küfür, kıyamet gırla giderken gördüğünüz üzere ben de yeminimi bozup bu heyhulaya dahil olma fırsatını kaçıramazdım.
Futbol blogların da ve medyada Rijkaard'ı ve sistemini eleştirenlere "sabır-sebat" telkin edildiğini görüyorum. Zira Rijkaard'ın oyun felsefesinin ve oturtmak istediği sistemin, istenilen sonuçları verebilmesi için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğu yazılıp konuşulmakta.
Bu noktada kafama takılan bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum:
Rijkaard'ın Barcelona'da oturtttuğu oyun sistemi ve felsefe ile Galatasaray'ın bugünkü sistemi ve oyun anlayışı arasındaki bir benzerlik yahut bağlantı var mıdır? Var ise bunlar nedir ?
Bana birisi üşenmeyip bunları açıklarsa seve seve cahliiğimi kabul edeceğim; bunu yapabilecek kadar kendimle barışığım.
Rijkaard'ı ve oturttuğu felfesefeyi Galatasaray 3 gol ortalamasıyla oynadığı dönemden beri eleştiren birisi olarak şunu hatırlatmak istiyorum. Mesele, skor yahut Galatasaray'ın puan tablosunda bulunduğu durum değil; saha da gösterdiği futboldur. Mesele, Galatasaray'ın elindeki malzemeye uygun olmayan bir sistem ile sahaya çıkıp rakibin emeğini ve oyununu göz ardı eden bir mantıkla yönetilmesi ve bunun sonucunda kötü sonuçlarla karşılaşılmasıdır. (Manisaspor maçında iki takım da sahaya 4-3-3 dizilişi ile çıkmıştı. Aradaki tek fark Manisaspor'un ileri üçlüsü sürekli hareketli iken Galatasaraylı baronların 10 dakikada 20 ye yakın top kaybı yapıp topsuz alanda etkisiz olmamalarıydı.)
Bu durumun önüne; yaptığı işi ciddiye alan ve içinde bulunduğu ortamın gerçeklerin farkında olan bir teknik patron ile geçilebileceği bana daha muhtemel görünmektedir. Zira Rijkaard kendisini Özbekistan'da Bunyodkor çalıştıran Scolari gibi hissediyorsa bu durumdan Galatasaray'ın ve Türk futbolunun kazancı zaten olmayacaktır.
Rijkaard problemi, taktik bilgi yetersizliği, idari yönetim beceriksizliği, B planının olmaması yahut karizma eksikliği değildir. Problem, Galatasaray'ı ve Türkiye ligini algılayışı. "Ben yaptım oldu" mantalitesiyle hareket etmesidir. Kendisinin, Barcelona'nın başındayken sahaya 4 forvetle çıktığı ya da ortasahayı 4 defansif adam ile parsellediği görülmemiştir. İşini ciddi yapacak insanlar ve futbolcular ile çalışıldığı takdirde bu problemlerin uzun vadeli planlarla çözülebileceğine inanıyorum.
Kaldı ki çözüme giden yol zaman geçtikte daha da radikal önlemlerin alınmasını dayatacak gibi görünüyor. Bu noktada üstadın laflarını hatırlatmak gerekiyor: "Daha iyi bir dünya için, Batsın bu dünya"
Etiketler:
Frank Rijkaard,
futbol,
galatasaray,
uçmalı kaleci
1 Eylül 2009 Salı
Ankaraspor: 0 Galatasaray: 2 "Laboratuar Futbolu"

Vladmir Lobanovoski’nin futbol literatürüne kazandırdığı bir terim“Laboratuar Futbolu” . Galatasaray için geçen kötü bir gecenin ardından yazıya böyle bir başlık seçmemin sebebi ise Lobanovski’nin anlayışından ayrı olarak Galatasaray’ın Rijkaard ve Neeskens elinde bir futbol laboratuarı haline geldiğini düşünmemden geliyor. Tobol maçından bugüne her maçta farklı kadrolarla sahaya çıkan ve sonuç olarak istediğini alan bir Galatasaray görüyoruz. Ancak iş istediğini almakla bitmiyor maalesef.
Orta sahası dirençli her takım Galatasaray’ı zorlayacaktır önermesini daha önceki postlardan birinde kullanmıştım. Bu akşam bu önermenin haklılığını gördük. Keita dışında geri dönmeyen hücum elemanlarının bir arada oynaması Galatasaray’ın orta saha direncini kırıyor.
Üstüne Baros, Hakan Balta ve Mehmet Topal’ın formsuz oyununu da eklersek, Galatasaraylılar adına 65 dakika korku filmi tadında geçen bir maç izlemiş olduk. Takım yönetimi adına sevindirici olan ise Rijkaard’ın (ve de Neeskens’in) doğru değişiklik hamleleriyle 65. dakikadan sonra maçı çevirmesidir.
Gerçi maçın dönmesinde 70. Dakikadan sonra Ankaraspor’un fizik olarak oyundan düşmesinin de payı büyük ama Aydın’ın Nonda’ya yaptığı asisti ve Kewel’ın klas kafa vuruşunu düşününce bu durumu ıskalamak olmazdı.
Louis Van Gaal bildiğimiz üzere bir futbol filozofu olarak çağdaş futbolda uygulanan 4-3-3 sisteminin babası konumunda. Gerek Ajax’ın efsanevi kadrosuyla yaptıkları olsun, gerekse Barcelona ve son olarak AZ Alkmaar’da yaptıklarıyla 4-3-3 sisteminin profesörü unvanını hak ediyor.
Şu an kendisi Bayern Münih’de ve demeçlerinde Ribery, Robben, Klose, Toni, Hamit, Schweinsteiger gibi üst düzey hücum elemanlarına rağmen, 4-3-3 sisteminin Bayern Münih’de uygulayamayacağının sinyallerini verdi. Demek istediğim bazen elinizdeki takımın gerçeklerini kabul etmek gerekiyor.
Barışa özlem…
Türkiye’de olduğu kadar Galatsaray’da da Barış’a özlem duyuyorum. Lige verilen aranın Galatasaray’a iyi gelmesi dileğiyle…
Etiketler:
Ankaraspor,
Frank Rijkaard,
futbol,
galatasaray,
uçmalı kaleci
25 Ağustos 2009 Salı
Orta Sahayı Almak...

Yaklaşık 2 haftadır Karadeniz’de dağlarda gezindiğim için blogu biraz boşlamış bulundum. Şu an deniz seviyesine ve medeniyete geri dönmüş olarak paket halinde Galatasaray’ın Denizlispor, Levadia Talinn ve Kayserispor maçındaki performansı üzerine genel olarak birşeyler karalamak istiyorum.
Densizlikte sınır tanımayan blog yazarı olarak Galatasaray’ın son maçlardaki performansının abartıldığını düşünmekteyim. Öncelikle Denizlispor maçında sayın Frank Rijkaard bu topraklarda eşi benzeri görülmemiş bir rotasyon örneği gösterip hepimizi mest etti.
Açıkçası bu şekilde tasarlanmış bir rotasyon hamlesi bana geçtiğimiz sezon, takım performans olarak sürünürken, “Yedekleri koysak rakiplere üç atar” diye böbürlenen forum adamı mantalitesini anımsattı.
Açıkçası bu şekilde tasarlanmış bir rotasyon hamlesi bana geçtiğimiz sezon, takım performans olarak sürünürken, “Yedekleri koysak rakiplere üç atar” diye böbürlenen forum adamı mantalitesini anımsattı.
Açıkçası 6 oyuncunun birden değiştirildiği bir rotasyon hamlesi bende, rakibin teknik direktör tarafından yeterince analiz edilmediği hissiyatını uyandırdı. Frank Rijkaard’ın Türkiye Ligini ve Galatasaray’ı yeterince ciddiye almadığı, Türkiye macerasına kafasındaki deneysel çalışmalarını uygulayabileceği bir ortam olarak baktığı yönündeki şüphelerimden daha önce de bahsetmiştim. Bu yöndeki şüphelerim hala devam ediyor.
Bunun dışında Galatasaray’ın gelene 3 gidene 5 atması beni de her taraftar gibi memnun ediyor. Ancak orta sahası dirençli her takıma karşı Galatasaray’ın ciddi sıkıntılar yaşayacağını düşünüyorum. 4-3-3 sistemi takım halinde hücumu ön plana çıkarttığı kadar takım halinde savunmayı da gerektiren bir sistem. Galatasaray’a baktığımızda ise Aydın- Kewell ve Arda’nın, savunmada geri dönmemesi, orta sahada Ayhan ile Mustafa Sarp’ın omuzlarına altından kalkılması zor bir yük bindirmekte.
Özellikle Aydın’ın Galatasaray’ın takım kimyasını ciddi bir şekilde bozduğunu düşünüyorum. Kendisinden beklediğim tabiî ki mucizevi bir şekilde Keita gibi oyunu iki yönlü oynamaya başlaması değil ancak topla dikine gidemeyen bir kanat oyuncusu görüntü çizmesi kendisinin patlama yapmasını bekleyen derviş kılıklılardan birisi olarak beni endişelendirmekte.
Galatasaray için 5. Haftadaki Beşiktaş maçından ziyade 10. Hafadaki Fenerbahçe maçı bence daha önemli bir "test" olacak. Neden diye soracak olacaksanız, kanımca Fenerbahçe şu an da gerek uyguladıkları sistem olsun gerek de kadrosunda barındırdığı oyuncular olsun Türkiye’de en dirençli orta saha kurgusuna sahip takım görünümü vermekte.
Savunma zaaflarını bir yana bırakacak olursak Fenerbahçe, Daum’un gelişinden sonra, 4-4-1-1 sistemini başarılı bir şekilde uygulayıp rakibinin direncini orta sahada uyguladığı baskı ile kırmakta. Bu açıdan -Keita’yı kategori dışı tutacak olursak-, Aydın, Baroş ve Arda’nın bir arada oynadığı bir Galatasaray’ın şu anki görüntüsüyle Fenerbahçe gibi orta saha direnci yüksek takımlar karşısında çok ciddi sıkıntılar yaşayabileceğini düşünüyorum.
Sayın İbrahim Altınsay’ın deyimiyle “çağdaş futbol” oynanan liglerdeki futbol anlayışında benim gözlemlediğim kadarıyla orta sahayı alan takım maçı almada bir adım öne geçmiş bulunuyor. Bu açıdan rakibin oyunun bozan, dinamizmiyle takımı topsuz alanda rahatlatan Barış Özbek’in takıma tekrar kazandırılması gerektiğine inanıyorum. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.
Galatasaray alamet sürmeye hala devam etmekte...
9 Ağustos 2009 Pazar
G.Antepspor:2 - Galatasaray: 3: Galatasaray'ın Kemikleşmiş Problemleri

Sıcak havaya rağmen oldukça yüksek tempoda geçen bir maç olduğunu düşünüyorum. Genel hatlarıyla maça baktığımızda, Galatasaray’da defansif zaaflarının öne çıktığını görmekteyiz. Ben ise daha çok arada kaynama ihtimali yüksek birkaç ufak detay üzerine konuşmak istiyorum.
Her yıl Türkiye’ye kariyerli yahut kariyersiz birçok yabancı teknik adam geliyor. Gerek, Türkiye’deki futbol anlayışının sığlığından gerek kurumsal anlamda kulüplerin eksikliklerinden dolayı bu teknik direktörler arasında, bir süre sonra “farklı arayışlar” olarak adlandırabileceğimiz davranışlarda bulunmaya başlıyorlar. Ki bunun üzerine daha sonra uzun uzadıya konuşmak istiyorum.
Olaya Galatasaray açısından baktığımızda verilebilecek en bariz örnek sanırım Eric Gerets’in sağ bek pozisyonu için inatla Cihan Haspolatlı’yı oynatmasıdır. İtiraf etmem gerekiyor ki ilk Tobol maçından sonra ben de tabiri caizse “kendini kaybedenlerden” birisiydim. Çünkü gönlüm Galatasaray’ın, teknik direktör egosunun yapboz tahtası olmasına el vermiyor.
Böyle bir giriş yapmaktaki amacım bugün Gaziantepspor maçı karşısında da, Tobol maçındaki hissiyata kapılmış olmam. Keza aynı hissiyatı Skibbe döneminin sonunun habercisi, ilk Steau Bucharest maçı sonrasında da hissetmiş ve kendi kendime takımın ve hocanın zamana ihtiyacı olduğunu hatırlatmıştım. Bugün de aynısını yapıyorum.
Galatasaray geçen yıla oranla oyun anlayışı bakımından gözle görülür bir gelişim içerisinde. Fakat bu gelişimin sonunun gelmesi Galatasaray’ın kemikleşmiş problemlerinin çözümüne bağlı. Bu problemlerden en önemlisi bir türlü çözüm getirilemeyen basit top kayıpları. Mustafa Sarp geriden oyun kurar mı, Servet ve Gökhan Zan yan yana olur mu, Aydın Yılmaz bu takımda olmayı hak ediyor mu gibi soruların yanına eklemek istiyorum:
Bugün nasıl oldu da Galatasaray, 70’i üzerinde top kaybı yapmayı başardı? Umarım bu soruyu Rijkaard yahut Neeskens de birbirlerine soruyorlardır. Bu kadar bariz bir probleminin çözümlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasını bekliyorum.
Bunun dışında bahsedilmesi gereken bir klasik sağ bek problemi var ki bunun üzerine çok yazılıp çizildi. Yeni bir şey ekleyebileceğimden şüphelerim olduğu için fazladan laf kalabalığı yapmak istemiyorum.
Gaziantepspor topa sahipken orta sahada Zurita-Murat Ceylan ikilisinin dikine pas yapmaları ve topsuz alanda bu ikili haricinde Hakan Bayraktar’ın gösterdiği emek takdir edilmelidir. Bu açıdan teknik direktör Jose Coucheiro’nun hakkını vermek lazım. Hücumda ise Gaziantepsporlu futbolcular, -özellikle oyunun son bölümünde- oyunu kanada yaymaya çalışıp Julio Cesar Da Silva’nın fizik ve teknik avantajından faydalanarak, pozisyon hatası yapmaya çok yatkın Galatasaray defansını, ani hücumlarla zor durumda bıraktılar.
Kanımca topla oynama oranın %57’ye, %43 oranında Gaziantepspor’da kalmasının sebebi de bu dikine pas trafiğinin kanat akınlarıyla desteklenmeye çalışılmasıydı. Sonuç olarak Galatasaray’ın kanatları koridor oldu.
Galatasaray cephesine gelirsek, takımın Gaziantepspor’un topa daha çok sahip olmasına bağlı olarak 65. dakikadan sonra oyundan düştüğünü görmekteyiz. İlginç bir şekilde, topa daha çok sahip olmasına rağmen Gaziantepspor’un uzak şutlar dışında Galatasaray kalesine yaklaşamadığını görüyoruz ki bu durum o kadar “defansif zaaf” yorumuyla tezat bir görüntü oluşturmakta. Bunda Tabata’nın oyunun son bölümü haricinde silik bir görüntü içersinde olmasının da payı kuşkusuz büyüktür.
Nitekim Galatasaray mehter takımı gibi geliyor bana. Umuyorum ki bir sonraki adım ileri olur. Son olarak Arda Turan’ın, Rijkaard’ın gelişinden sonra gösterdiği gelişim takdir edilmeli. Toplu ve topsuz oyunda böylesine etkili bir oyuncuyu kadroda bulundurmak Galatasaray açısından eşi bulunmaz bir nimet.
Etiketler:
futbol,
galatasaray,
gaziantepspor,
turkcell super lig,
uçmalı kaleci
8 Ağustos 2009 Cumartesi
2288

Fazlasıyla uzun sürmüş bir tatilden sonra tekrar yazabilmek güzel şey. Açıkçası arada yazmayı planladığım takım değerlendirmelerini, an itibariyle lig başladığı için yazamayacağım için üzgünüm. Umarım zaman içerisinde daha fazla emek göstererek açıklarımı kapatırım.
Bugün üzerine konuşmak istediğim konu Galatasaray’ın çok ses getiren mor forması. 2288 ismiyle pazarlanan formada mor renk kullanılması bugünkü Galata’ya adını veren kelt kökenli Galatlara dayandırılmış. Böylelikle Galatasaray Spor Kulübü’nün kurum olarak geleneksel değerlere verdiği değer vurgulanmak istenmiş. Keza aynı şekilde “Yaralı Galat Yoktur-Linderoth hariç-“ sloganıyla ile de Galatasaray’ın sportif anlamda savaşçı kişiliğine göndermede bulunulmuş.
Bu mesajlar, 2009-2010 sezonu formalarının (adı üzerinde ağırlıklı olarak 2288 kodlu mor formanın) tanıtımına yönelik olarak hazırlanmış http://www.2288gs.com/ web sitesi aracılığıyla verilmekte. Şık tasarımı ve enteresan içeriğiyle dikkat çeken site, forma satışını arttırmaya yönelik bir pazarlama hamlesi olarak yaratıcı bir çalışma olarak karşımız çıkmakta.
Bunun dışında, başkan Adnan Polat kısa bir süre önce bir açıklamasında mor rengin asaleti temsil ettiğinden dem vurmuştu.
Bunun dışında, başkan Adnan Polat kısa bir süre önce bir açıklamasında mor rengin asaleti temsil ettiğinden dem vurmuştu.
İşin tarihsel boyutuna bakarsak, mor renk, antik Roma’da cumhuriyet varken sadece yönetici kadrolarının, sonrasında ise yönetici hanedan üyelerinin kullanabildiği farklı bir konuma sahipti. Bu açıdan, mor rengin hükümdarlığı ve soyluluğu simgelediğini söylemek yanlış olmaz.
Neden özellikle mor rengin Romalı soylularca tercih edildiği sorusunu soracak olursak cevap gayet basit. O dönemde mor renk, midye kabuklarından elde ediliyordu ve mor rengi bu şekilde elde etmek oldukça zahmetli bir işlenme süreci gerektiriyordu. Bu sebepten dolayı mor, kumaşlarda kullanılması en pahalı renkti.
Forma ilk çıktığında forumlarda ve çeşitli futbol bloglarında beğenilmemesine rağmen, pazarlama fikri olarak “2288” serisi başarılı bir girişim olarak değerlendirilebilir. Satış rakamları da açıkçası bu görüşü doğruluyor.
Ülkemizde futbol kalitesinin yükselmesi açısından kulüplerin kurumsallaşma yolunda önemli adım atmaları hayati önem taşımakta. Forma ve sezonluk bilet satışlarını arttırmaya yönelik bu tip değişik pazarlama hamlelerinin denenmesi bence takdire şayandır.
Etiketler:
adnan polat,
formalar,
futbol,
galatasaray,
pazarlama,
uçmalı kaleci
29 Haziran 2009 Pazartesi
28 Haziran 2009 Pazar
27 Haziran 2009 Cumartesi
22 Haziran 2009 Pazartesi
El Elden Üstündür: Gökhan Zan Transferi Vak'ası

Efendim, taze açılmış futbol bloguna taze yapılmış bir transferle ilgili bir gönderi ile başlamak nasipmiş. Malumunuz bugün saat 18.00 itibariyle Gökhan Zan, Galatasaray ile 2 yıllık sözleşme imzaladı. Transferin öyküsüne baktığımızda karşımıza çıkan kişi Sayın Haldun Üstünel.
Basın toplantısında, transferin teknik direktör Rijkaard’ın bilgisi dahilinde mi yapıldığı sorusuna, Sayın Üstünel dudaklarını ısırarak çok kaçamak bir cevap verdi. Müneccimliğin alanlarına girmeden az çok vücut dili üzerinden bir çıkarım yapacak olursak, sanki bu soru, Sayın Üstünel’de hararet yapmış gibiydi.
Bu noktada olaya basit bir karşılaştırma ile yaklaşma gereği duyuyorum. Galatasaray’ın ezeli rakibi Fenerbahçe, ligi Galatasaray’ın bir basamak üzerinde ağır hasarlı bir biçimde tamamladı. Sil baştan yapılandırılmaya gidildi. Bu hususta, yetenekli muhtelif oyuncular transfer edildi. Bütün bu transferler yapılırken Fenerbahçe’nin teknik direktörü henüz resmi olarak belirlenmiş değildi. Hala da belli değil.
Yapılan transferler, başkan Aziz Yıldırım tarafından gerçekleştirilmekte. Düz mantıkla okursak, Fenerbahçe’nin transfer çalışmalarının “Biz yetenekli oyuncuları alalım, iyi bir hoca nasıl olsa bu malzemeden yararlanır ve başarı da gelir” prensibine dayandığını görüyoruz. Profesyonel kulüp yöneticiliği ile bu felsefenin ne kadar bağdaştığını sizlerin takdirine bırakıyorum.
Galatasaray’a ve Gökhan Zan transferine dönecek olursak, idari bir mevkii işgal eden bir kişinin bu kadar ön plana çıkıp, transferde insiyatif alması, Galatasaray’da sportif yönetimin selameti açısından hayra alamet değildir.
Teknik ekibin fikri dâhilinde verilmesi gereken bir transfer kararı, bir gün içerisinde oldubittiye getirilip taraftara ve basına servis ediliyorsa “Gökhan Zan Transfer Vak’ası” idari anlamda Galatasaray’da yönetim zaaflarının Rijkaard gibi bir teknik direktörün gelişine rağmen devam ettiğinin açık bir göstergesidir.
Galatasaray yönetimi geçmişte Gerets’e, Kalli’ye ve Skibbe’ye kendi çıkarlarına uygun şekilde yıldırma politikaları uyguladı ve kaybeden hep Galatasaray oldu. Temennim benzer bir muamelenin, Türk futbolunun hem dünyadaki tanıtımına, hem de sportif anlamda profesyonelleşmesine büyük katkılar sağlayabilecek Frank Rijkaard’a karşı yapılmamasıdır. Aksi takdirde Nihat Genç’in daha önce “Memleket Hikayeleri” kitabında “En Büyük Taraftar” öyküsünde öne sürdüğü “Hepimiz Fenerbahçeliyiz” tezine bir adım daha yaklaşmış olacağız. Allah sonumuzu hayır ede!
Etiketler:
futbol,
galatasaray,
transfer,
uçmalı kaleci
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




