29 Eylül 2009 Salı

Şampiyonlar Ligi Mesaisi: Bu Lafı Kim Söyledi?



"Benim kariyerimle ilgili ......nın çok önemi yok. ...... benim kariyerimde artılar veya eksiler oluşturmayacaktır. Ben 20 yıldır Türk ....... damga vuran bir isimim"


a) Ajdar Anık

b) Sinan Engin

c) İbrahim Tatlıses

d) Mustafa Denizli

Not: Fatih Terim'e kardeş geldi! Kutlu Olsun!

Mesut Özil Project






Hepimizin bildiği gibi Mesut Özil’in Alman ulusal takımını seçmesi memleket gündemini uzunca bir süre işgal etti. Yaşadığımız topraklarda “Türk” olmanın esas şartı olarak Türkiye ve Türklüğe kayıtsız şartsız bağlılık gösterildiği için Mesut’un tercihi tepki topladı. Çocukcağız her fırsatta kendini Türk olarak da gördüğünü ve her iki topluma ait olduğunu dile getiriyor ama nafile!

Bu olay üzerine çok yazıldı çok çizildi biliyorum ama dikkati Alman futbol federasyonunun Mesut’un tercihini, nasıl kullandığına çekmek istiyorum. Mesut Özil, Almanya ulusal takımı için yetenekleri üst düzey bir hücum oyuncusundan daha fazlasını ifade etmekte. Bu açıdan Türkiye’nin kaybı bazı yazarlarımızın işaret ettiği gibi sadece bir “hücuma yönelik orta saha oyuncusu” değil.

Mesut, Alman milli takımı formasını resmi maçlarda giydikten sonra Alman medyasında çıkan haberlerde kendisi Almanya’nın geleceği, milli takımın lokomotifi vb. olarak değerlendirildi. Alman futbol federasyonun en önemli sorunlarından birisi şüphesiz yetenekli misafir işçi çocuklarının ulusal takım tercihlerini kendi lehine çevirememek.

İş ulusal düzeyde tercih yapmaya geldiğinde devreye bir çok değişken giriyor ama Almanların Mesut üzerinden oluşturdukları yeni iletişim stratejisi Almanyalı Türk futbolcuların tercihlerini etkileyecek radikal değişimi anlatmayı hedefliyor. Adım adım ilerleyen bir süreç bu.

İlk etapta Mesut’un tercihini Alman ulusal takımından yana yapmasını sağlayacak kişisel garantileri verdiler. Mesut, basına verdiği demeçlerde “Birlikte oynamayı hayal ettiğim insanlarla, hayal ettiğim kişi olmak için” mealinde demeçleriyle bu etabın nasıl geliştiğinin ipuçlarını verdi. Yani klasik “Biz Türküz diye bizi ikinci planda tutuyorlar” tezini çürütmeye yönelik bir hamle.

Burada enteresan olan nokta Mesut, Alman milli takımında oynayacak ilk Alman kökenli olmayan oyuncu değil. Miroslav Klose ve Lukasz Podolski Polonyalı, Kevin Kuranyi Brezilyalı Mario Gomez ise İspanyol. Alman Futbol Federasyonu belli ki Güney Doğu Avrupa kökenli göçmenlerin özellikle de Türk kökenli oyuncuların ve alttan gelecek yeni yeteneklerin tercihini değiştirmeyi hedef almıştır.

İkinci etapta Mesut forma giydi ve özellikle Michael Ballack gibi Almanya’nın futbol ikonlarından birisiyle karşılaştırıldı. Basında yer alan fotoğraflarla yaratılmak istenen “Türk Ballack, Alman ulusal takımında” mesajı böylelikle pekiştirilmiş oldu. Biz alıngan ve çabuk celallenen duygusal bir toplumuz o yüzden bakınız Mesut takımda sıcak karşılandı kimse ona Türk gibi davranmıyor Alman’dan hiçbir farkı yok (Kaldı ki o takımda kaç “Alman” olduğu da başka bir konu) deniliyor.[ İş burada da Alman zihniyetinin çatlaklarından birisine denk geliyor aslında. “Alman değil ama Alman gibi” bu nice entegrasyondur diyesim geldi]

Kaldı ki Mesut, yaşantısı ve kişiliğiyle de Almanların “misafir işçi çocukları” için kullandığı bir rol model-kullanıcı imajı olarak sunulmaya başladı. Bunun en basit örneği 27 Eylül Almanya genel seçimlerinde gençlerin oy kullanmasını teşvik etmeye yönelik Mesut’un kampanyada yer alması oldu.

Türkiye’nin kaybı kesinlikle “sadece bir oyuncu” değil. Futbol, ülke imajını düzeltmede ve Türkiye’nin reklamını yapmada çok önemli bir araç olabilir (iyi kullanıldığı takdirde). Fakat Türk tarafına dönecek olursak Almanya kökenli ulusal takım oyuncuları Türkiye’yi tercih etmeye yönelik motive edici hiçbir bilinçli ya da bilinçsiz bir karşı strateji mevcut değil.

Aksine Yıldıray Baştürk’ün küstürülmesi, Malik Fathi için “Biz onu Arap sanıyorduk” açıklaması yapılması ya da Halil Altıntop’un Avrupa Şampiyonası kadrosunda dahil edilmemesi gibi olayları düşündüğümüzde bu gençlere “Beğenmiyorsanız tercih etmeyin kardeşim” diye dile getirilecek bir karşı mesaj verildiği bile söylenebilir.

“Mesut Özil Project” de bir sonraki adımda ise neler olacağını kestirmek güç ancak biraz müneccimlik yapacak olursak, “Almanya ulusal futbol takımının kaptanı bir Türk…” görürsek şaşırmamız gerekiyor. Herhalde böyle bir durumda Dr. Göebbels’i mezarında ters dönerdi. Ancak böylesi damardan bir eylemin gerçekleşmesi Almanya koşullarını düşündüğümüzde pek gerçekçi gelmiyor.

Nitekim Almanya futbol konusunda bir Fransa olabilmiş değil. Ülke bünyesinde Fransa’ya oranla daha fazla göçmen –pardon “misafir işçi” en azından Fransa’da bu kişiler göçmen olarak değerlendirilebiliyor- barındırmasına rağmen Fransa’nın Aimee Jaquet önderliğinde 1998’de yapmış olduğu atılımın bir benzerini gerçekleştiremediğini görüyoruz.
Aradaki farkı tasvir etmeye yönelik, Fransa’nın daha fazla yatırım yapması yahut tesisleşme gibi teknik açıklamalar getirmek pek mümkün değil. Almanların, Almanya’da yaşayan göçmenler için kullandığı “misafir işçi” terimi aslında iki ülke arasındaki zihniyet farkını yansıtıyor. Almanlar, bu yetenekli gençlerin ailelerini zamanı geldiğinden geri dönecek insanlar olarak görmek için çok büyük uğraşlar verdi. Ancak durumun öyle olmadığının da bilincindeler.

Jean Paul Sartre’ın Almanlarla Fransızlar arasındaki farka yönelik bir çıkarımı belki Almanya’nın neden “misafir işçi” çocuklarından neden yeteri kadar yararlanamadığını açıklıyor:

“Biz Fransızlar, Almanlar gibi ülkemize kayıtsız şartsız desteklemeyiz. Ülkemiz, bize güzel yaşam olanakları sağladığı ölçüde destekleriz”

Şimdi bir deneme yapıp bu çıkarımda “Almanlar” yerine “Türkler”i koyalım, bakalım arada bir fark olacak mı? Bol şanslar Mesut! Yolun açık olsun!
Devamı var:
Arda Turan Project: Galatasaray’ın Yeni Yüzü

2 Eylül 2009 Çarşamba

Kapıdaki Tehlike!



Geçtiğimiz transfer döneminde Beşiktaş’ın hamleleri tartışma konusu oldu. Delgado ve Nobre’nin yüksek maaşları, İsmail Köybaşı ve Tabata’ya ödenen yüksek bedeller derken futbol severlerin gündemi “8 milyon dolar verseler Tabata’yı mı alırsın Elano’yu mu?” gibisinden önermelerle işgal edildi.

Beşiktaşlı futbolcuların kontratlarına baktığımızda ise yakın gelecekte çok maraz yaratacak bir tablo ile karşılaşıyoruz. Şayet Mayıs 2010’da sözleşmesi bitecek oyuncular; Rüştü Reçber (36), Hakan Arıkan (27), Korcan Çelikay (21), İbrahim Kaş-kiralık- (22), İbrahim Üzülmez (35), İbrahim Toraman (28), Serdar Özkan (22), Uğur İnceman (29), Yusuf Şimşek (34), Bobo (23) ve son olarak Holosko (24). Tabi ki Mustafa Denizli’yi de unutmayalım.

Önümüzdeki transfer sezonunda, Beşiktaş’ın oyuncularına verdiği maaşların tartışma konusu olması muhtemel görünüyor. O zaman da futbol severlerin gündemi “Sence Elano mu yıllık 3 milyon euro maaşı hak ediyor yoksa Holosko mu?” gibisinden muhabbetlerle meşgul olur. Allah Beşiktaşlıya sabır versin.

Bülent Uygun: En Asil Duygunun İnsanı


Nasıl başlamıştı bak nasıl bitti / En güzel duygular, silindi gitti / Nasıl da sevmiştim bilirsin seni / Ayrıldık sevgilim doymadım sana
Tabiri caizse, Müslüm Baba’nın İstiklal Marşı'dır Hasret Rüzgârları. Şarkıda, imkânsız bir aşkın içinde oldukları için kavuşamayan iki sevgilinin hikâyesinden kesitler vardır. Ancak şarkı o imkânsızlıkları açmaz, dinleyicinin hayal gücüne bırakır. Kimbilir, belki de bu sayede Hasret Rüzgârları’nın verdiği duygu yoğunluğuyla dinleyicinin kendisini bağdaştırması hedeflenmiştir.

Sivasspor’un ligde ve Avrupa’da yaşadıklarını düşünürsek, taraftarlarınruh halini açıklayıcı bir yaklaşım getirmek için böyle bir girişi uygun gördüm. Bir yerde başarıyı sahipleniyorsanız, başarısızlığı da sahiplenmeniz gerekir.

Bu noktada bütün sorumluluk bizim "asker" Bülent Uygun’un omuzlarına yüklenmiş durumda. Kendisi ile ilgili sağda solda, arkadaş meclislerinde yahut futbol forumlarında duyduğum kadarıyla Sivasspor taraftarı dışındaki kitlelerden “Beter olsun!” nidaları yükselmekte. Geçen yılki Mourinho vari çıkışlarını düşünürsek açıkçası bu durum pek şaşırtıcı da değil.

Aslına bakılacak olursa kendisi bu topraklarda çok takdir edilmiştir. Sivasspor’da kısıtlı bütçeyle son dört sezonda yaptıkları düşünülünce zaten takdir kendisinin en büyük hakkıdır. Ancak görülen o ki bir yerde bir şeyler korkunç bir şekilde ters gitti ve Sivasspor tepetaklak oldu.

Açıkçası Bülent Uygun yeni sezonda takımı gençleştirip geniş çapta bir kadro revizyonu planlamıştı. Sivasspor, bu uğurda feda ettiği üç oyuncusunun eksikliğinin bedelini çok ağır bir şekilde ödedi. Bu oyuncuların başında bence Mamadou Diallo geliyor. Yetenekleri kısıtlı olmasına rağmen güçlü fiziği ve mücadeleci yapısı dışında oyun zekası ile gerek stoper , gerek defansif ortasaha oyuncusu olarak Sivasspor'un savunma kurgusuna derinlik sağlıyordu. Bir diğer önemli kayıp ise kuşkusuz Bilica. Kendisi, lider vasıflarıyla her Anadolu takımında doğrudan oynayabilecek kalitede, güvenilir bir oyuncu. "Büyük takım oyuncusu" olup olmadığı ise biraz tartışılır.

Diallo ve Bilica’nın boşluğunu Yasin Çakmak ve Pieter Mbemba ile doldurma hamlesi fena bir şekilde geri tepti. Bunun sebebi bu iki oyuncunun yeterli fiziksel özelliklerine karşın oyun zekası ve pozisyon bilgisi açısından son derece zayıf olmalarından kaynaklanıyor.Gidişi ile Sivasspor’un takım kimyasını derinden etkileyen üçüncü oyuncu ise Herve Tum. Açıkçası Bülent Uygun’u, Tum gibi ligimize ilk geldiğinde “kalas” sıfatını kazanmış bir oyuncudan gezici forvet / hücuma yönelik ortasaha oyuncusu olarak verim alabildiği için kutlamak gerekiyor. Sivasspor adına büyük bir futbol kazanımıydı Herve Tum. Yerine düşünülen Omotoyossi'nin transferinin gerçekleşmemesi üzerine bitpazarının rahmeti diyebileceğimiz Ersen Martin’e kaldılar.

Velhasıl bu saydıklarımız dışında, transferi gerçekleşmeyen Hamed Namouchi ve Robert Enke ile birlikte dünya transfer literatürünün “tek maçlık transfer” başlığına adını altın harflerle kazıyan Hamer Bouzza var. Her iki oyuncu da hem kanat hem de hücuma yönelik ortasaha oyuncusu olarak Sivasspor’un yaratıcı oyuncu eksikliğini gidermeye yönelik hamlelerdi ancak olmadı, olamadı. Karşıyaka’dan kazandırılan yetenekli genç Cihan Yılmaz da problemlere (henüz) derman olamadı. Bugün gördüğüm kadarıyla, son dakikada Tabata’ya sarılan Beşiktaş gibi Sivasspor da Gabon'lu bir ortasaha oyuncusuyla anlaşmış. Umalım bu oyuncu da Namouchi ve Bouzza ile aynı kaderi paylaşmaz.

Sivasspor’un gerçekleşebilen transferlerimize baktığımızda Akeem Agbetu, Erman Kılıç ve Uğur Kavuk dikkat çekmekte. Bülent Uygun geçtiğimiz iki sezondaki gibi Mehmet Yılmaz yerine Ersen’i dikip uzun toplardan medet ummasaydı, Erman ve Agbetu hücum için gerek kanatlarda gerek forvet hattında Sivasspor’a daha faydalı olabilirlerdi. Özellikle ikinci Shaktar Donetsk maçında sürekli hareket halinde oldukları için oyuna getirdikleri dinamizm dikkat çekiciydi. Uğur Kavuk için çok fazla bir şey söylemeye gerek duymuyorum. Milli takım seviyesinde oyunu iki yönlü oynayabilen bir sağ beke sahip olmak her takım için büyük bir kazanımdır.

Galatasaray’ın sağ bekteki seçeneklerini düşünürsek, Abdurrahman ve Uğur gibi iki çizgi üstü sağ kanat savunucusunu kadroda bulundurmak büyük lüks. Yazıyı Sivasspor’un, geçtiğimiz sezonki fizik kondüsyon bakımından üst düzey bir takım görünümünden üst üste 2 maç kaldıramayan bir ekip hale nasıl düştüğü sorusunu sorarak bitirelim. Sivas'taki "La ilahe illallah” bile Sivasspor’lu oyuncuların kendilerine iyi bakmasına yetmemiş demek ki.

Ve şimdi de biraz müneccimlik:

Bülent Uygun büyük ihtimal bu yıl da görevinin başına kalacaktır. Muhtemel bir “geri dönüş” ile egosu şimdikinden 5 kat daha fazla şişecektir. Günlük değerlendirmelerin gazabına uğramış birisi olarak kendince intikam hamleleri yapacaktır. Olası bir “iyi” geri dönüş sonrası demeçleri ve çıkışları ile de çok daha itici olacaktır. Bu potansiyeli maalesef kendisinde görüyorum.

Üç yıl önce “Ben sadece işimi yapıyorum” diyen en asil duygunun insanını arıyoruz. Bu memleket sadece işine bakan ve işini "iyi" yapanlara bu kadar muhtaçken kendisini bu şekilde görmek insanı ister istemez üzüyor.

Transfer Döneminde Sivasspor:

Gelenler: Pieter Mbemba (FC Eindhoven),Bruno Zita Mbanangoye (Dinamo Minsk),Yasin Çakmak (Fenerbahçe),Uğur Kavuk (Antalyaspor),Erman Kılıç (İstanbul B. B.),İbrahim Şahin (Hacettepe),Kadir Bekmezci (Hacettepe),Ferhat Bıkmaz (Hannover 96),Akeem Agbetu (Kocaelispor),İbrahim Ülüm (Belediye Vanspor),Ersen Martin (Recreativo Huelva),Cihan Yılmaz (Karşıyaka)

Gidenler: Murat Erdoğan (Kasımpaşa),İbrahim Ülüm (Diyarbakırspor),Erbay Eker (Üsküdar Anadolu),Mehmet Yazıcı (Üstüdar Anadolu),Mert Bulut (Keçiören A.Ş.),Samed Maviş (Konya Şekerspor),Faruk Bayar (Ankaraspor),Mamadou Diallo (Diyarbakırspor),Da Silva Bilica (Fenerbahçe),Herve Tum (İstanbul B. B.),Kanfory Sylla (İstanbul B. B.),Pini Felix Balili (Antalyaspor),Sergio Pacheco Oliviera (Bakü),Mohamed Ali Kurtuluş (Kocaelispor)Eyüp Kadri Ataoğlu (Ç.Rizespor),Emre Efe (Darıca Gençlerbirliği),Tayfun Emre Yılmaz (Sakaryaspor),Murat Yılmaz (Bursa Nilüferspor),Ilgar Gurbanov,Sezgin Bektaş (Kırşehirspor),Şamil Ünal (Tokatspor)

1 Eylül 2009 Salı

Ankaraspor: 0 Galatasaray: 2 "Laboratuar Futbolu"



Vladmir Lobanovoski’nin futbol literatürüne kazandırdığı bir terim“Laboratuar Futbolu” . Galatasaray için geçen kötü bir gecenin ardından yazıya böyle bir başlık seçmemin sebebi ise Lobanovski’nin anlayışından ayrı olarak Galatasaray’ın Rijkaard ve Neeskens elinde bir futbol laboratuarı haline geldiğini düşünmemden geliyor. Tobol maçından bugüne her maçta farklı kadrolarla sahaya çıkan ve sonuç olarak istediğini alan bir Galatasaray görüyoruz. Ancak iş istediğini almakla bitmiyor maalesef.

Orta sahası dirençli her takım Galatasaray’ı zorlayacaktır önermesini daha önceki postlardan birinde kullanmıştım. Bu akşam bu önermenin haklılığını gördük. Keita dışında geri dönmeyen hücum elemanlarının bir arada oynaması Galatasaray’ın orta saha direncini kırıyor.

Üstüne Baros, Hakan Balta ve Mehmet Topal’ın formsuz oyununu da eklersek, Galatasaraylılar adına 65 dakika korku filmi tadında geçen bir maç izlemiş olduk. Takım yönetimi adına sevindirici olan ise Rijkaard’ın (ve de Neeskens’in) doğru değişiklik hamleleriyle 65. dakikadan sonra maçı çevirmesidir.

Gerçi maçın dönmesinde 70. Dakikadan sonra Ankaraspor’un fizik olarak oyundan düşmesinin de payı büyük ama Aydın’ın Nonda’ya yaptığı asisti ve Kewel’ın klas kafa vuruşunu düşününce bu durumu ıskalamak olmazdı.

Louis Van Gaal bildiğimiz üzere bir futbol filozofu olarak çağdaş futbolda uygulanan 4-3-3 sisteminin babası konumunda. Gerek Ajax’ın efsanevi kadrosuyla yaptıkları olsun, gerekse Barcelona ve son olarak AZ Alkmaar’da yaptıklarıyla 4-3-3 sisteminin profesörü unvanını hak ediyor.

Şu an kendisi Bayern Münih’de ve demeçlerinde Ribery, Robben, Klose, Toni, Hamit, Schweinsteiger gibi üst düzey hücum elemanlarına rağmen, 4-3-3 sisteminin Bayern Münih’de uygulayamayacağının sinyallerini verdi. Demek istediğim bazen elinizdeki takımın gerçeklerini kabul etmek gerekiyor.


Barışa özlem…

Türkiye’de olduğu kadar Galatsaray’da da Barış’a özlem duyuyorum. Lige verilen aranın Galatasaray’a iyi gelmesi dileğiyle…