1 Nisan 2010 Perşembe

Rijkaard'ın Arkasında Durmak

Her Galatasaraylı gibi ben de, takımın taşıdığı kültüre son derece şiddetle sahip çıkma eğilimindeyim. Lakin, bu noktada Galatasaray geleneği nedir diye sormak gerekiyor. Herşeyden önce Galatasaray, çelişkilerin takımıdır desek pek yanlış olmaz sanırım. Türkiye'nin en saygın eğitim kurumlarından birisinin bünyesinden doğma bir kulüp olarak, Türkiye'nin "seçkin" kesiminin takımı olmuştur. 1999-2007 yılları arasında, sosyo-ekonomik yönden Türkiye'nin en başarılı iş adamları tarafından çok kötü yönetilerek, ekonomik anlamda Türkiye liginin en "züğürt" takımları arasında kalmıştır.

AliUras'ın başkan olduğu dönemden 2007 yılına kadar olan süreçte, Jupp Derwall ile başlayan ve birinci Karl Heinz Feldkamp dönemiyle en üst noktasına ulaşan, altyapı ve tesisleşme hamlesini gösterek, bu alanda Türkiye'nin öncü kulübü olmuştur. Bu sebepten ötürü Galatasaray'ın teorik anlamda transfer politikası yetenekli futbolcuları genç yaşlarda keşfedip bunlara PAF ya da A takım seviyesinde şans vererek kazanma olmuştur. Bu açıdan Türkiye'den bir Barcelona çıkacaksa teorik anlamda buna en yakın takım olarak Galatasaray'ın gösterilmesi, salt Galatasaray taraftarlarının narsist bir tahayyülü değildir.

Sayın Adnan Polat, bu sürece en başında, yönetici olarak dahil olan isimlerden birisi olup "futbolu bilen başkan" olarak diğer kulüp başkanlarından farklı bir konumdadır. 1994 yılında asbaşkan olduğu dönemde, -her ne kadar mutlu sonla bitmese bile- Hakan Şükür'ü Torino'ya neredeyse zorla gönderip, Türk futbolcusunun Avrupa pazarında yer alması yolunda önemli bir adım atmıştı. Eğer Hakan Şükür o dönemde daha farklı bir performans gösterip başarılı olsaydı bugün Türk futbolcusunun Avrupa'daki konumu çok daha iyi olabilirdi. Sadede gelecek olursak, Adnan Polat bu gün Galatasaray'a özgü olduğu iddia edilip, Galatasaray taraftarının gururunu okşayan bütün bu değerlerin inşa sürecinde doğrudan iştirak etmiş önemli bir isimdir.

Bugün gelinen noktayı düşünecek olursak, bütün bu geleneğin tam zıddı yönde, takımın ihtiyaçlarına bakılmadan, tonla para akıtılan "yıldız" futbolculardan kurulu "Los Galacticos Turka"'nın baş mimarı konumundadır. Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor, Harry Kewell, Milan Baros, Kader Keita ve Elano Blummer, Frank Rijkaard, Johann Neskeens gibi isimleri Türkiye'ye getirmek büyük meziyettir ve Türk futbolunun marka değerini yükseltme açısından çok önemli hamlelerdir. Ancak bu büyük isimlerin transferine imza atan isimlerin, sonraki süreçleri aynı başarıyla yönetemediğini görmek bir o kadar da şaşırtıcıdır. Kalli'nin işine karışılmasından tutun, Skibbe'nin kellesini almak için Ümit Davala'nın harcanmasına; takip eden süreçte Skibbe'nin gönderilmesinden -ki bence gönderilmesi için oldukça geç kalınmıştı- yerine Bülent Korkmaz'ın getirilmesine -muhtemelen aklı selim bir çok taraftar, Skibbe'nin yerine Korkmaz gelecek deseler sezonun Skibbe ile bitirilmesine daha sıcak bakardı- kadar olan süreçte, Sayın Polat farklı dönemlerde birlikte çalıştığı isimlerin arkasında olduğunu ve bu kişilere güvendiğini ifade etmişti. Bugün aynı senaryoda Frank Rijkaard'ın adı geçmekte ve Sayın Polat, bu kişinin arkasında olduğunu ifade etmekte.

Açıkçası Rijkaard'ın yerinde olsam şimdiden valizlerimi toplardım ancak Sayın Polat'ın Beşiktaş'ın daha önce Del Bosque'de yapmış olduğu hatayı tekrarlamayacak kadar olgun olduğunu düşünüyorum. Şayet, Rijkaard'ı göndermek Galatasaray'ın ve Türk futbolunun Dünya'daki imajını ciddi bir biçimde zedeleyecek hamledir. - ki sportif anlamda Türkiye ve

Galatasaray gerçeklerinden uzak bir yönetim sürdürerek Rijkaard gönderilmeyi hak etmiştir-
Çünkü daha geniş anlamda bakarsak Sayın Polat, Rijkaard'ı da gönderirse, Galatasaray'ın 2008/2009 sezonunda başlamış olan "Fenerbahçelileşme" süreci tamamlanmış olacaktır ve bu durum Adnan Polat'ın her anlamda "Aziz Yıldırımlaşması" sonucunu doğuracaktır. Bu sebepten ötürü Adnan Polat bu sefer sözünün eri olmak durumundadır. Aksi takdirde Galatasaray'ın kaybedeceği Fran Rijkaard gibi bir isimden çok daha fazlası olacaktır.

31 Mart 2010 Çarşamba

Derbi Özel: Rijkaard'ın Galatasaray'ı

Futbol orta sahasız olmuyor. Geçen yıl Skibbe’nin Galatasaray’ını bitiren, ileri alanda basit top kayıpları ve defansa hiç destek vermeyen dört oyuncuyu bir arada oynatma girişimi olmuştu. Skibbe’nin Galatasaray’ı doğru sistemle oynuyordu ancak orta saha direnci Lincoln, Baros, Kewell ve Arda’yı bir arada taşımaya yetmiyordu. Son beş yıla dönüp baktığımızda Hagi döneminden sonra Galatasaray’ın ortasaha direncinin Kalli dönemi dışında hep sallantıda olduğunu görmekteyiz. Belki de bu noktada Kalli’nin niteliklerine odaklanmak bize daha iyi bir fikir verebilir.
Kalli’yi Skibbe ve Rijkaard’dan ayıran en temel özelliğin rasyonellik ve içinde bulunduğu koşullara uyum sağlama olarak tanımayabiliriz. Kendi prensiplerinden ödün veren birisi değildir Kalli -tıpkı Rijkaard gibi- ancak Kalli’yi Rijkaard’dan ayıran en önemli nokta bunu yaparken içinde bulunduğu koşulları, elindeki malzemeyi ve Türkiye’de oynanan futbolun özelliklerini gerçekçi bir şekilde göz önünde bulundurmasıdır. Kalli’yi Rijkaard’dan daha büyük yapan özellik budur. Kalli döneminde beğenilmeyen Galatasaray’ın en önemli özelliği , (tıpkı hazretin 92’de kurduğu takımda olduğu gibi ) sahanın her yerinde basan fizik-kondüsyonu yüksek bir “ekip” olmasıdır. (Mehmet Cansun’un tabiriyle“Çin Ordusu gibi Saldıran) Kalli bunu Mehmet Topal, Emre Güngör, Barış Özbek, Serkan Çalık, Orkun Usak, Volkan Yaman, Orhan Ak, Mehmet Güven, Uğur Uçar gibi oyuncularla yapmıştır.

O dönemde Galatasaray’ın oynadığı futbol kalitesinin yüksek olduğunu iddia edemeyiz ancak popüler bir örnek vermek gerekirse Galatasaray, o kadro ile Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe’ye pozisyon vermeden sekiz net gol pozisyonu bulan bir oyun ortaya koymayı başarmıştır, gol atmayı başaramamıştır ayrı konu. Bugün geldiğimiz noktada ise o dönemki sistemin içersinde başarılı olan futbolcuların iki yılda nasıl oldu da geriye gittiğini tartışan arkadaşlara bu futbolcuların başarılı olduğu sistemi hatırlatmak istiyorum. Mehmet Topal, Kalli döneminde hiç yoktan parlamıştı, bunu yaparken solunda Ayhan sağında Barış oynamaktaydı.

Kalli’nin uyguladığı sistem doğrultusunda Barış ve Ayhan orta sahada onların ilerisinde Serkan Çalık ve Hakan Şükür ise ön alanda pres yaparak Mehmet Topal’ın parlamasına imkan veren ortamı hazırlıyorlardı. Mehmet Topal’ın iki yönlü oyunu defansif anlamda hiçbir katkı yapmayan 5 hücum elemanı arkasında bir şey ifade etmez, edemezde. Essien gibi tek kişilik ordu tipi bir futbolcu bile bu yükün altından kalkamaz.

Rijkaard’ın Galatasaray’ı Kalli yahut Skibbe’nin ki gibi değil. İşine kimse karışmıyor. Kimse ona neden böyle yaptın diyerek hesap sormuyor. Hep destek tam destek! Ancak ortaya çıkan sonuç kimseyi memnun etmiyor. Galatasaray’ın bir yıl içersinde Barcelona’ya dönüşmesini bekleyecek kadar hayalci olmamak gerekiyor. Barcelona’nın bugünkü konumuna ulaşmasında 1973’den itibaren atılmış bir temel olduğunu unutmamak gerekiyor. Ancak ben 1992’de Kalli’nin attığı temelin üzerine 2000 yılında UEFA Şampiyonu olmuş bir takımın emekleme, zirveye çıkma ve dibe vurma dönemlerini görmüş birisi olarak, iki yıl önce minimum maliyetle temelleri atılan iyi bir yatırımın şu an nasıl böylesine tüketildiğini anlayamıyorum. Maddeler halinde bu tüketilmişliği ifşa etmeyi, Galatasaray rakiplerine minimum 3 gol attığı günlerden beri bu sistemi eleştiren birisi olarak boynumun borcu olarak görüyorum. İşte benim yazmayı bıraktığım günlerde Rijkaard’ın Galatasaray’ı ile ilgili tuttuğum notlardan bir demek:

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı hücum futbolu oynuyor. Doğru! Rijkaard’ın Galatasaray’ının hücum futbolu oynamaktan başka bir çaresi yok çünkü oyun felsefesi yediğinden çoğunu atmak üzerine kurulu. Bunun sebebi de stem ve diziliş gereği bu takımın gol yemeden maç bitirmesi çok zor olmasıdır.

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı Total Futbol oynama derdinde (mi) dir? Pressiz Total Futbol oynamak mümkünse, evet. Eğer ortada aksayan bir şey var ise bunu görüp de önlem alması gereken kişiler kimdir? Rijkaard ve Neskeens. Ortada aksaklık var mıdır? Takımın minimum 3 gol attığı günlerden beri vardır. Alınan önlemler nedir? Hiç. Olsun, Büyük hocalıkta olur böyle şeyler diyelim.

-“Rijkaard’ın Adaleti”’nden nasibini alanlar Ayhan Akman, Barış Özbek, Kader Keita, Caner Erkin, Emre Güngör ve son olarak Servet Çetin oldu. Bunun dışında Elano, oynadığı tüm maçlarda takıma sırf varlığıyla, bu saydığım oyuncuların bireysel hatalarından daha fazla zarar vermiş birisi olarak hep sahada kaldı. Kewell, Nonda, Arda, ve Giovani, bu isimler performanslarının süründüğü dönemlerde bile sahada kaldılar, ve maalesef hep beraber sahada kaldılar. Demek ki Rijkaard’a göre bütün oyuncular eşit ama bazıları daha eşit! Galatasaray, kesinlikle hak edenin forma giydiği bir takım değil. Hoş, öyle bir takım hiç olmayabilir de!

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı, bir hücuma yönelik orta saha oyuncuyu, iki kanat forvet ve bir santrafor ile oynuyor. Bu beş oyuncu 30 metrelik bir alanda kendi aralarında mevki değiştirirken 60 metrelik alandan iki defansif orta saha oyuncusu sorumlu oluyor. Fenerbahçe maçının ilk yirmi dakikasında Fenerbahçe’nin Barcelona gibi pas yapmasının sebebi de bu diziliştir. Lakin beklenilen an gelip de gol yenildiğinde suçlanılan kişiler defans oyuncuları oluyor. İşin komiği, sadece Fenerbahçe maçına bakacak olursak beş oyuncu ile Galatasaray’ın bulduğu pozisyon sayısı 3. Diyebilirsiniz ki Galatasaray bu sistemle Fenerbahçe ve Trabzonspor’a pozisyon vermedi; tamamen katılmakla birlikte rakibin kadro yapılarına bakılmasını şiddetle öneririm. Galatasaray 4-4-2 oynayan Atletico Madrid’e karşı orta sahayı beşlediğinde bile deli gibi açık vermişti çünkü orta sahayı beşleyen oyunculardan 3’ü defansif yönü sıfır olan oyunculardı. Rakip önemli bir etken.

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı rakibe bakmadan kendi oyununu oynar. Geriden paslaşarak oyun kurar: Şimdi bu biraz içecek ayran yokken BMW ile helaya gitmeye benziyor. Bu yüzden Galatasaray ligin durdurulması en kolay takımlarından birisi haline geldi. Tüm iş yükü Sarp ile birlikte oynayan adamın üzerine yıkıp Galatasaray anlamsızca geri ve yan pas yapan (Neill hariç) defans oyuncularının hata yapmasına bakıyor. Eğer stoperler topu kaybetmezse karşımıza iki senaryo çıkıyor.

-Birinci senaryoya göre top anlamsızca ileriye doğru şişirilecek ve Galatasaray takımının yarısı ilerde ve kanat bekler orta sahaya yakın iken, rakip kontra atağa çıkacak.


-İkinci senaryoya göre stoper topu önündeki defansif ortasaha oyuncusuna verecek. Defansif orta saha oyuncusu ya yan pas yapıp topu geri alıp diğer kanada yan pas yapacak. Ya da hiç yanlara çalışmadan direk aldığı topu stopere geri pas ile iade edecek. Galatasaray’da topla oynama yüzdesinin yüksek olmasının yegane sebebi de budur.

Bu tespitleri uzatmak ve genişletmek mümkün ancak şimdilik bunlar yeter. Lig sonunda bir değerlendirme ile genel görüntüye tekrar bakmak yerinde olacaktır. O zamana kadar haksız çıkmak umuduyla bu oturumu kapatıyorum.

30 Mart 2010 Salı

Nerde Kalmıştık?

Tezin biteceği yok.O açıdan dükkanı boş bırakmanın da bir alemi yok; kaldığımız yerden devam edeceğiz, edebildiğimiz kadar. Açıkçası yazmadığım dönemde kendimi tekrar etmek zorunda kalmadığım için mutluyum. Çeşitli bloglarda yazar arkadaşların Galatasaray, Rijkaard ve uygulamaya çalıştığı sistem ile ilgili iyimser yazılarını okudukça dilimi ısırdım. Bir ara Trabzonspor ile oynayan kupa maçından sonraki dönemde umutlanır gibi oldum ancak Kasımpaşa maçından sonra 4-2-1-3'e dönüş ile içimde kalan son umut ışığı da sönmüş oldu. Bu sistemin neden Galatasaray'da uygulanamayacağının analizine girmek istemiyorum. Futbol orta sahada oynanıyor, Galatasaray'ın kaybı da bu zaten. Rijkaard, çözümü elindeki malzemede aramadığı sürece yahut Xavi ve Iniesta'yı getirmediği sürece bu sistem işlemeyecek. Rijkaard, 50 küsür kere aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç almayı bekledi, olan taraftara oldu. Olmaması normal. Neden olamadı? İşte onun cevabını ayırca bir yazı ile vermeye çalışacağım:

Rijkaard'ın Galatasaray'ı: Yazacak pek bir şey yok ama çalışacağım...

29 Kasım 2009 Pazar

Kendini Tutamamak ve Bir Soru




Bursaspor yenilgisinin Galatasaray taraftarında "maymun gözünü açtı" etkisi yarattığını söyleyebiliriz. Eleştiri, küfür, kıyamet gırla giderken gördüğünüz üzere ben de yeminimi bozup bu heyhulaya dahil olma fırsatını kaçıramazdım.

Futbol blogların da ve medyada Rijkaard'ı ve sistemini eleştirenlere "sabır-sebat" telkin edildiğini görüyorum. Zira Rijkaard'ın oyun felsefesinin ve oturtmak istediği sistemin, istenilen sonuçları verebilmesi için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğu yazılıp konuşulmakta.

Bu noktada kafama takılan bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum:

Rijkaard'ın Barcelona'da oturtttuğu oyun sistemi ve felsefe ile Galatasaray'ın bugünkü sistemi ve oyun anlayışı arasındaki bir benzerlik yahut bağlantı var mıdır? Var ise bunlar nedir ?

Bana birisi üşenmeyip bunları açıklarsa seve seve cahliiğimi kabul edeceğim; bunu yapabilecek kadar kendimle barışığım.

Rijkaard'ı ve oturttuğu felfesefeyi Galatasaray 3 gol ortalamasıyla oynadığı dönemden beri eleştiren birisi olarak şunu hatırlatmak istiyorum. Mesele, skor yahut Galatasaray'ın puan tablosunda bulunduğu durum değil; saha da gösterdiği futboldur. Mesele, Galatasaray'ın elindeki malzemeye uygun olmayan bir sistem ile sahaya çıkıp rakibin emeğini ve oyununu göz ardı eden bir mantıkla yönetilmesi ve bunun sonucunda kötü sonuçlarla karşılaşılmasıdır. (Manisaspor maçında iki takım da sahaya 4-3-3 dizilişi ile çıkmıştı. Aradaki tek fark Manisaspor'un ileri üçlüsü sürekli hareketli iken Galatasaraylı baronların 10 dakikada 20 ye yakın top kaybı yapıp topsuz alanda etkisiz olmamalarıydı.)

Bu durumun önüne; yaptığı işi ciddiye alan ve içinde bulunduğu ortamın gerçeklerin farkında olan bir teknik patron ile geçilebileceği bana daha muhtemel görünmektedir. Zira Rijkaard kendisini Özbekistan'da Bunyodkor çalıştıran Scolari gibi hissediyorsa bu durumdan Galatasaray'ın ve Türk futbolunun kazancı zaten olmayacaktır.

Rijkaard problemi, taktik bilgi yetersizliği, idari yönetim beceriksizliği, B planının olmaması yahut karizma eksikliği değildir. Problem, Galatasaray'ı ve Türkiye ligini algılayışı. "Ben yaptım oldu" mantalitesiyle hareket etmesidir. Kendisinin, Barcelona'nın başındayken sahaya 4 forvetle çıktığı ya da ortasahayı 4 defansif adam ile parsellediği görülmemiştir. İşini ciddi yapacak insanlar ve futbolcular ile çalışıldığı takdirde bu problemlerin uzun vadeli planlarla çözülebileceğine inanıyorum.

Kaldı ki çözüme giden yol zaman geçtikte daha da radikal önlemlerin alınmasını dayatacak gibi görünüyor. Bu noktada üstadın laflarını hatırlatmak gerekiyor: "Daha iyi bir dünya için, Batsın bu dünya"

18 Kasım 2009 Çarşamba

PAUSE!

Tez mesaisi nedeniyle Mayıs 2010'a kadar dükkanı kapatıyorum

29 Eylül 2009 Salı

Şampiyonlar Ligi Mesaisi: Bu Lafı Kim Söyledi?



"Benim kariyerimle ilgili ......nın çok önemi yok. ...... benim kariyerimde artılar veya eksiler oluşturmayacaktır. Ben 20 yıldır Türk ....... damga vuran bir isimim"


a) Ajdar Anık

b) Sinan Engin

c) İbrahim Tatlıses

d) Mustafa Denizli

Not: Fatih Terim'e kardeş geldi! Kutlu Olsun!

Mesut Özil Project






Hepimizin bildiği gibi Mesut Özil’in Alman ulusal takımını seçmesi memleket gündemini uzunca bir süre işgal etti. Yaşadığımız topraklarda “Türk” olmanın esas şartı olarak Türkiye ve Türklüğe kayıtsız şartsız bağlılık gösterildiği için Mesut’un tercihi tepki topladı. Çocukcağız her fırsatta kendini Türk olarak da gördüğünü ve her iki topluma ait olduğunu dile getiriyor ama nafile!

Bu olay üzerine çok yazıldı çok çizildi biliyorum ama dikkati Alman futbol federasyonunun Mesut’un tercihini, nasıl kullandığına çekmek istiyorum. Mesut Özil, Almanya ulusal takımı için yetenekleri üst düzey bir hücum oyuncusundan daha fazlasını ifade etmekte. Bu açıdan Türkiye’nin kaybı bazı yazarlarımızın işaret ettiği gibi sadece bir “hücuma yönelik orta saha oyuncusu” değil.

Mesut, Alman milli takımı formasını resmi maçlarda giydikten sonra Alman medyasında çıkan haberlerde kendisi Almanya’nın geleceği, milli takımın lokomotifi vb. olarak değerlendirildi. Alman futbol federasyonun en önemli sorunlarından birisi şüphesiz yetenekli misafir işçi çocuklarının ulusal takım tercihlerini kendi lehine çevirememek.

İş ulusal düzeyde tercih yapmaya geldiğinde devreye bir çok değişken giriyor ama Almanların Mesut üzerinden oluşturdukları yeni iletişim stratejisi Almanyalı Türk futbolcuların tercihlerini etkileyecek radikal değişimi anlatmayı hedefliyor. Adım adım ilerleyen bir süreç bu.

İlk etapta Mesut’un tercihini Alman ulusal takımından yana yapmasını sağlayacak kişisel garantileri verdiler. Mesut, basına verdiği demeçlerde “Birlikte oynamayı hayal ettiğim insanlarla, hayal ettiğim kişi olmak için” mealinde demeçleriyle bu etabın nasıl geliştiğinin ipuçlarını verdi. Yani klasik “Biz Türküz diye bizi ikinci planda tutuyorlar” tezini çürütmeye yönelik bir hamle.

Burada enteresan olan nokta Mesut, Alman milli takımında oynayacak ilk Alman kökenli olmayan oyuncu değil. Miroslav Klose ve Lukasz Podolski Polonyalı, Kevin Kuranyi Brezilyalı Mario Gomez ise İspanyol. Alman Futbol Federasyonu belli ki Güney Doğu Avrupa kökenli göçmenlerin özellikle de Türk kökenli oyuncuların ve alttan gelecek yeni yeteneklerin tercihini değiştirmeyi hedef almıştır.

İkinci etapta Mesut forma giydi ve özellikle Michael Ballack gibi Almanya’nın futbol ikonlarından birisiyle karşılaştırıldı. Basında yer alan fotoğraflarla yaratılmak istenen “Türk Ballack, Alman ulusal takımında” mesajı böylelikle pekiştirilmiş oldu. Biz alıngan ve çabuk celallenen duygusal bir toplumuz o yüzden bakınız Mesut takımda sıcak karşılandı kimse ona Türk gibi davranmıyor Alman’dan hiçbir farkı yok (Kaldı ki o takımda kaç “Alman” olduğu da başka bir konu) deniliyor.[ İş burada da Alman zihniyetinin çatlaklarından birisine denk geliyor aslında. “Alman değil ama Alman gibi” bu nice entegrasyondur diyesim geldi]

Kaldı ki Mesut, yaşantısı ve kişiliğiyle de Almanların “misafir işçi çocukları” için kullandığı bir rol model-kullanıcı imajı olarak sunulmaya başladı. Bunun en basit örneği 27 Eylül Almanya genel seçimlerinde gençlerin oy kullanmasını teşvik etmeye yönelik Mesut’un kampanyada yer alması oldu.

Türkiye’nin kaybı kesinlikle “sadece bir oyuncu” değil. Futbol, ülke imajını düzeltmede ve Türkiye’nin reklamını yapmada çok önemli bir araç olabilir (iyi kullanıldığı takdirde). Fakat Türk tarafına dönecek olursak Almanya kökenli ulusal takım oyuncuları Türkiye’yi tercih etmeye yönelik motive edici hiçbir bilinçli ya da bilinçsiz bir karşı strateji mevcut değil.

Aksine Yıldıray Baştürk’ün küstürülmesi, Malik Fathi için “Biz onu Arap sanıyorduk” açıklaması yapılması ya da Halil Altıntop’un Avrupa Şampiyonası kadrosunda dahil edilmemesi gibi olayları düşündüğümüzde bu gençlere “Beğenmiyorsanız tercih etmeyin kardeşim” diye dile getirilecek bir karşı mesaj verildiği bile söylenebilir.

“Mesut Özil Project” de bir sonraki adımda ise neler olacağını kestirmek güç ancak biraz müneccimlik yapacak olursak, “Almanya ulusal futbol takımının kaptanı bir Türk…” görürsek şaşırmamız gerekiyor. Herhalde böyle bir durumda Dr. Göebbels’i mezarında ters dönerdi. Ancak böylesi damardan bir eylemin gerçekleşmesi Almanya koşullarını düşündüğümüzde pek gerçekçi gelmiyor.

Nitekim Almanya futbol konusunda bir Fransa olabilmiş değil. Ülke bünyesinde Fransa’ya oranla daha fazla göçmen –pardon “misafir işçi” en azından Fransa’da bu kişiler göçmen olarak değerlendirilebiliyor- barındırmasına rağmen Fransa’nın Aimee Jaquet önderliğinde 1998’de yapmış olduğu atılımın bir benzerini gerçekleştiremediğini görüyoruz.
Aradaki farkı tasvir etmeye yönelik, Fransa’nın daha fazla yatırım yapması yahut tesisleşme gibi teknik açıklamalar getirmek pek mümkün değil. Almanların, Almanya’da yaşayan göçmenler için kullandığı “misafir işçi” terimi aslında iki ülke arasındaki zihniyet farkını yansıtıyor. Almanlar, bu yetenekli gençlerin ailelerini zamanı geldiğinden geri dönecek insanlar olarak görmek için çok büyük uğraşlar verdi. Ancak durumun öyle olmadığının da bilincindeler.

Jean Paul Sartre’ın Almanlarla Fransızlar arasındaki farka yönelik bir çıkarımı belki Almanya’nın neden “misafir işçi” çocuklarından neden yeteri kadar yararlanamadığını açıklıyor:

“Biz Fransızlar, Almanlar gibi ülkemize kayıtsız şartsız desteklemeyiz. Ülkemiz, bize güzel yaşam olanakları sağladığı ölçüde destekleriz”

Şimdi bir deneme yapıp bu çıkarımda “Almanlar” yerine “Türkler”i koyalım, bakalım arada bir fark olacak mı? Bol şanslar Mesut! Yolun açık olsun!
Devamı var:
Arda Turan Project: Galatasaray’ın Yeni Yüzü