25 Haziran 2010 Cuma

Bir Değer Olarak "Elano"




Dünya kupasında göstermiş olduğu yüksek performans sonucu Galatasaraylı taraftarların çoğunluğunda bir Elano heyecanı aldı başını gidiyor. Gözlemlediğim kadarıyla Galatasaraylı futbolseverler Elano’nun,Galatasaray’daki ilk sezonunda gösterdiği etkisiz performansı, asıl mevkisinde oynatılmamasına ve takım arkadaşlarının kendisini anlamaktaki yetersizliğine dayandırıyor. Gerçekten de, saha içindeki bir çok durum, Elano’nun,başını Arda’nın çektiği bazı oyuncular tarafından görmezden gelindiğini kanıtlar nitelikte.

Saha içi etkenleri bir kenara bırakıp, olaya başka bir açıdan bakacak olursak, geçen sezon Elano’ya ofansif orta saha, orta saha sağ iç, sağ kanat, sağ kanat forvet ve savaşkan orta saha pozisyonlarında şans verildiğini görmekteyiz. Benim bu görüntüden çıkarttığım iki sonuç var:

İlk olarak diyebiliriz ki Elano, sürekli pozisyonu değiştirildiği için gerçek performansını sahaya yansıtamamıştır. Bu önermeye göre düzenli bir mevkiden oynamadığı için Elano’nun verimini düşmüştür.

İkinci sonuç ise, Elano’nun,  kolay vazgeçilecek bir değer olmadığı için kendisinden faydalanılma adına farklı pozisyonda denenmesidir. Buradan varacağımız noktaysa, sezon boyunca uygulanılmak istenen sistem içerisinde Elano’nun verimsiz olması nedeniyle kendisine takımda bir yer açma uğraşının süregeldiğidir.

Galatasaraylıların kendisinden beklediklerini düşünürsek, Elano’nun Lincoln gibi topla cambazlık yapması, Alex gibi oyun zekasını kullanarak arkadaşlarının performansını yükseltmesi ve yeri geldiğinde bir defansif orta saha oyuncusu gibi topsuz oyuna dahil olması gerekmektedir. Maalesef bahsettiğimiz kişi Xavi yahut Iniesta olmadığı için bu beklentilerin karşılıksız çıkması son derece doğaldır. Galatasaray gibi hücum etkinliği dripling kabiliyeti yüksek ve takım oyunundan çok bireysel yeteneklerine abanan iki kanat forvete dayanan bir takımda, Elano gibi bir oyuncunun verimli olamamasından doğal bir şey olamaz. Bu yüzden teknik yönetimin gelecek yıla yönelik olarak bir tercihte bulunması hepimiz adına iyi olacak.

Benim gözüme çarpan bir başka nokta ise Elano’nun performansının Keita ve Kewell’ın varlığında gözle görülür seviyede artmış olmasıydı. Ancak Arda ile Elano yan yana oynadığı zaman görüyoruz ki takımın hem genel performansında da, hem de Elano’nun bireysel performansında çok ciddi seviyede düşüş gerçekleşiyor. Eğer takım, Arda ve Keita gibi iki kanat forvetle hücum yükünü taşımayı düşünüyorsa Elano’nun bu takımda hiçbir şekilde yeri yok. Çünkü kendisi “box to box” olarak tabir edebileceğimiz fizik gücü yüksek ve her yerde basabilecek bir orta saha oyuncusu değil. Bu yüzden Elano, Galatasaray’da bir “değer” olarak ön plana çıkamıyor ve taraftar zaman zaman attığı 2-3 uzun pasa aldanarak ne kadar büyük bir oyuncuyu izlediklerini düşünüyorlar. Elano bu şekilde kullanıldığında büyük oyuncu gibi değil heba edilen bir değer oluyor.

Elano’nun oyun kurucu rolünü üstlendiği, orta sahayı kalabalık tutan bir oyun anlayışı dahilinde daha iyi performans göstereceğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Şayet bu durum, takımın Arda ve Keita’dan feragat etmesi gerektirmekte ve Kewell yahut Kewell kalibresinde bir başka hücum elemanının transferini zorunlu kılmaktadır. Düşünülebilecek bir başka alternatif ise Arda ve Elano’yu birlikte gönderip yeni bir hücum hattı yapılandırmasına gitmek olabilir. Olur da böylesi bir tercih gerçekleşirse takımın Keita ve Baroş üzerine kurulması ve yapılacak transferlerin orta sahaya katkı yapabilecek nitelikte isimler olması gerekmektedir. Şahsi fikrim son tercihin Galatasaray’ın selameti açısından en iyi olduğu yönünde, ancak gelecek ne getirir orasını bilemeyiz. Bir futbolsever olarak temennim şu ki; ne Elano gibi nice değerler bu topraklara gelip mundar olsun ne de bizler futbolseverler olarak 90 dakika boyunca Brezilya milli takımının önemli bir parçası olan isme ana avrat sövelim. Umarım herkes için iyi olan tercihler üstün gelir.

Rijkaard Romantizmi



Anlaşıldığı kadarıyla Türk’ün Frank Rijkaard’la imtihanı önümüzdeki yıl da devam edecek. 2009/2010 sezonunda geriye dönüp baktığımızda iç karartıcı bir resim ile karşılaşmaktayız. Yapılan yıldız transferler hayal kırıklığı yaratmış, Galatasaray son beş yılda altıncı kez yeniden yapılandırmaya gitmek zorunda kalmıştır. Sportif başarısızlığın yanı sıra, Galatasaray transfer politikası olarak yıldız isimlere bel bağlamış bir takım görüntüsü çizmiştir. Bir yıl boyunca Galatasaray’ı futbol laboratuarı olarak kullanan Rijkaard, elindeki malzeme ile kafasındaki sistemi uygulayamayacağını 60 küsür maç sonrasında kabul etmek zorunda kalmıştır. Galatasaray taraftarına ise, takımın başındaki isimlerin yarattığı illüzyonun etkisi dahilinde “buna da şükür” dedirtilmiştir.

Galatasaray’ın son beş yıldaki altıncı yapılandırmasının dayanağı olarak kadro yetersizliği öne sürüldü. Bu argümana göre Galatasaray’ın, Harry Kewell, Milan Baros gibi sakatların yerini doldurabilecek oyunculara sahip olmaması en önemli problem olara servis edildi. Öte yanda orta saha oyuncularının oyunu “iki yönlü” oynama zafiyeti sonucu Elano gibi bir değer asıl pozisyonundan geride bir mevkiye kaydırıldı ve topu oyuna sokmada problemli defans oyuncuları yüzünden takım geriden oyun kuramadı. Ömer Üründül tabiriyle “bloklar arası bağlantılar” kopuk kaldı.

Rijkaard’ın kafasındaki sistemi düşünürsek doğruluk payı taşıyan ancak Galatasaray gerçeklerini göz önünde bulundurduğumuzda saçmalıktan öte olan bu argüman sayesinde yönetim, geçen yıl ki sportif başarısızlığı futbolcuların üzerine yıkıp kendilerini aklayacak bir kanal yaratmayı başarmıştır. Sonuç olarak geçen yılın bana göre özeti kabaca şu şekildedir:

Rijkaard’ı kazmalarla muhatap ettiğimiz için Galatasaray başarısız olmuştur.

Peki o zaman şimdi ne olacak?

Gidenler ve kalanlar henüz netleşmediği için geleceğe dönük bir yorum yapmak mümkün değil. Ancak taraftarların büyük bir çoğunluğu yapılacak iyi takviyelerle takımın Rijkaard elinde düze çıkacağını ummaktadır. Başarı, sayın Adnan Polat’ın da ifade ettiği gibi Rijkaard ile uzun vadede gelecektir; Önümüzdeki yıl sonunda sözleşmesi sona erecek olan Rijkaard ile!

Sonuçta hiç birimiz Rijkaard kadar bu işten anlamıyoruz ancak hazretin tercihlerini düşündüğümüzde Galatasaray’ın, benzer bir oyun anlayışla başarılı olacağı fikri bana uzak gelmekte. Defans yönü sıfır olan kanat forvetlerin (Harry Kewell bu açıdan bir istisna olarak değerlendirilmelidir. Gerek oyun zekası gerek de pas yetenekleri açısından kesinlikle Rijkaard’ın sisteminin adamıdır.) yine defansif yönü çok zayıf olan ofansif orta saha oyuncuları tarafından desteklendiği bu sistemin uygulanabilmesi için, son derece üst düzey fundamental ve taktik bilgisine sahip oyunculara ihtiyaç duyulmakta. Bu sebeple, Keita, Arda ve Elano karakterinde futbolcular bir arada oynatıldığı sürece Galatasaray’ın orta saha problemlerinin, iki orta saha oyuncusu ve topu oyuna sokan bir stoperle çözümleneceğine inanmak, bana son derece iyimser bir yaklaşım gibi gelmekte. Bunun yanı sıra geçtiğimiz sezonun en üst düzey takımları olan Inter, Bayern Münih ve Manchester United’ın oyun felsefesini düşündüğümüzde, yer yüzünde bu sistemi Barcelona ve birkaç istisna dışında uygulayabilecek takım bulmak oldukça zor.

Frank Rijkaard’ın kafasındaki felsefeyi iki yıl gibi kısıtlı bir zaman dilimi içersinde ve Galatasaray’ın sınırlı finansal gücüyle uygulamasını beklemek kanımca hayalciliktir. Asıl trajik olan ise, çok değil iki yıl önce, neredeyse sadece Elano maliyetine kurulan takımın, ülke ve futbolcu gerçeklerini göz önünde bulunduran bir teknik direktör elinde neler yaptığını görmüş bir taraftar kitlesinin Uğur Uçar, Emre Güngör, Barış Özbek, Mustafa Sarp, Mehmet Topal ve Servet Çetin gibi değerleri bir çırpıda “kazma” diyerek harcamasıdır. (Ki takım yeterince mücadele etmiyor dediği için beyinsizlikle suçlanan ve kadro dışı bırakılan Servet Çetin’in bahsettiği noktayı geçen ay verdiği mülakatla doğrulayan Neeskens’i hatırlatmak isterim).

Futbolcular yetersiz olabilir, taktik bilgileri yahut fiziksel durumları Galatasaray seviyesindeki bir takım için düşük olabilir ancak takımın başındaki isimlerin bu malzemeden yeterince yararlandığını düşünebilmek mümkün müdür?

Bence Galatasaraylılar, Frank Rijkaard’a koşulsuz şartsız destek vermeden önce bu sorunun cevabını düşünmelidirler. Aksi takdirde daha çok yabancılara pas vermeyen yeniçerileri, oyunu iki yönlü oynayamayan kazmaları, topu elinden kaçıran kalecileri, kız arkadaşıyla alemlere giden yıldız oyuncuları tartışır dururuz. Sonuçta yönetime ve takımın başındakilere dokunan kimse yok!

Yeniden Yapılanma

Galatasaray başkanı olarak 5 yılda 6 kez yapılanmaya giden Adnan Polat'tan ne eksiğimiz var diyerekten, blogda yenileden yapılandırmaya gidiyoruz. Artık "Ucmalı Kaleci" olarak değil de, duruşumuza, hayat felsemize, başta futbol olmak üzere, müzik, edebiyat, sanat alanındaki beğenilerimize daha uygun olan "ajan provokatör" ismi altında o birşeyler karalamaya devam edeceğiz.

1 Nisan 2010 Perşembe

Rijkaard'ın Arkasında Durmak

Her Galatasaraylı gibi ben de, takımın taşıdığı kültüre son derece şiddetle sahip çıkma eğilimindeyim. Lakin, bu noktada Galatasaray geleneği nedir diye sormak gerekiyor. Herşeyden önce Galatasaray, çelişkilerin takımıdır desek pek yanlış olmaz sanırım. Türkiye'nin en saygın eğitim kurumlarından birisinin bünyesinden doğma bir kulüp olarak, Türkiye'nin "seçkin" kesiminin takımı olmuştur. 1999-2007 yılları arasında, sosyo-ekonomik yönden Türkiye'nin en başarılı iş adamları tarafından çok kötü yönetilerek, ekonomik anlamda Türkiye liginin en "züğürt" takımları arasında kalmıştır.

AliUras'ın başkan olduğu dönemden 2007 yılına kadar olan süreçte, Jupp Derwall ile başlayan ve birinci Karl Heinz Feldkamp dönemiyle en üst noktasına ulaşan, altyapı ve tesisleşme hamlesini gösterek, bu alanda Türkiye'nin öncü kulübü olmuştur. Bu sebepten ötürü Galatasaray'ın teorik anlamda transfer politikası yetenekli futbolcuları genç yaşlarda keşfedip bunlara PAF ya da A takım seviyesinde şans vererek kazanma olmuştur. Bu açıdan Türkiye'den bir Barcelona çıkacaksa teorik anlamda buna en yakın takım olarak Galatasaray'ın gösterilmesi, salt Galatasaray taraftarlarının narsist bir tahayyülü değildir.

Sayın Adnan Polat, bu sürece en başında, yönetici olarak dahil olan isimlerden birisi olup "futbolu bilen başkan" olarak diğer kulüp başkanlarından farklı bir konumdadır. 1994 yılında asbaşkan olduğu dönemde, -her ne kadar mutlu sonla bitmese bile- Hakan Şükür'ü Torino'ya neredeyse zorla gönderip, Türk futbolcusunun Avrupa pazarında yer alması yolunda önemli bir adım atmıştı. Eğer Hakan Şükür o dönemde daha farklı bir performans gösterip başarılı olsaydı bugün Türk futbolcusunun Avrupa'daki konumu çok daha iyi olabilirdi. Sadede gelecek olursak, Adnan Polat bu gün Galatasaray'a özgü olduğu iddia edilip, Galatasaray taraftarının gururunu okşayan bütün bu değerlerin inşa sürecinde doğrudan iştirak etmiş önemli bir isimdir.

Bugün gelinen noktayı düşünecek olursak, bütün bu geleneğin tam zıddı yönde, takımın ihtiyaçlarına bakılmadan, tonla para akıtılan "yıldız" futbolculardan kurulu "Los Galacticos Turka"'nın baş mimarı konumundadır. Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor, Harry Kewell, Milan Baros, Kader Keita ve Elano Blummer, Frank Rijkaard, Johann Neskeens gibi isimleri Türkiye'ye getirmek büyük meziyettir ve Türk futbolunun marka değerini yükseltme açısından çok önemli hamlelerdir. Ancak bu büyük isimlerin transferine imza atan isimlerin, sonraki süreçleri aynı başarıyla yönetemediğini görmek bir o kadar da şaşırtıcıdır. Kalli'nin işine karışılmasından tutun, Skibbe'nin kellesini almak için Ümit Davala'nın harcanmasına; takip eden süreçte Skibbe'nin gönderilmesinden -ki bence gönderilmesi için oldukça geç kalınmıştı- yerine Bülent Korkmaz'ın getirilmesine -muhtemelen aklı selim bir çok taraftar, Skibbe'nin yerine Korkmaz gelecek deseler sezonun Skibbe ile bitirilmesine daha sıcak bakardı- kadar olan süreçte, Sayın Polat farklı dönemlerde birlikte çalıştığı isimlerin arkasında olduğunu ve bu kişilere güvendiğini ifade etmişti. Bugün aynı senaryoda Frank Rijkaard'ın adı geçmekte ve Sayın Polat, bu kişinin arkasında olduğunu ifade etmekte.

Açıkçası Rijkaard'ın yerinde olsam şimdiden valizlerimi toplardım ancak Sayın Polat'ın Beşiktaş'ın daha önce Del Bosque'de yapmış olduğu hatayı tekrarlamayacak kadar olgun olduğunu düşünüyorum. Şayet, Rijkaard'ı göndermek Galatasaray'ın ve Türk futbolunun Dünya'daki imajını ciddi bir biçimde zedeleyecek hamledir. - ki sportif anlamda Türkiye ve

Galatasaray gerçeklerinden uzak bir yönetim sürdürerek Rijkaard gönderilmeyi hak etmiştir-
Çünkü daha geniş anlamda bakarsak Sayın Polat, Rijkaard'ı da gönderirse, Galatasaray'ın 2008/2009 sezonunda başlamış olan "Fenerbahçelileşme" süreci tamamlanmış olacaktır ve bu durum Adnan Polat'ın her anlamda "Aziz Yıldırımlaşması" sonucunu doğuracaktır. Bu sebepten ötürü Adnan Polat bu sefer sözünün eri olmak durumundadır. Aksi takdirde Galatasaray'ın kaybedeceği Fran Rijkaard gibi bir isimden çok daha fazlası olacaktır.

31 Mart 2010 Çarşamba

Derbi Özel: Rijkaard'ın Galatasaray'ı

Futbol orta sahasız olmuyor. Geçen yıl Skibbe’nin Galatasaray’ını bitiren, ileri alanda basit top kayıpları ve defansa hiç destek vermeyen dört oyuncuyu bir arada oynatma girişimi olmuştu. Skibbe’nin Galatasaray’ı doğru sistemle oynuyordu ancak orta saha direnci Lincoln, Baros, Kewell ve Arda’yı bir arada taşımaya yetmiyordu. Son beş yıla dönüp baktığımızda Hagi döneminden sonra Galatasaray’ın ortasaha direncinin Kalli dönemi dışında hep sallantıda olduğunu görmekteyiz. Belki de bu noktada Kalli’nin niteliklerine odaklanmak bize daha iyi bir fikir verebilir.
Kalli’yi Skibbe ve Rijkaard’dan ayıran en temel özelliğin rasyonellik ve içinde bulunduğu koşullara uyum sağlama olarak tanımayabiliriz. Kendi prensiplerinden ödün veren birisi değildir Kalli -tıpkı Rijkaard gibi- ancak Kalli’yi Rijkaard’dan ayıran en önemli nokta bunu yaparken içinde bulunduğu koşulları, elindeki malzemeyi ve Türkiye’de oynanan futbolun özelliklerini gerçekçi bir şekilde göz önünde bulundurmasıdır. Kalli’yi Rijkaard’dan daha büyük yapan özellik budur. Kalli döneminde beğenilmeyen Galatasaray’ın en önemli özelliği , (tıpkı hazretin 92’de kurduğu takımda olduğu gibi ) sahanın her yerinde basan fizik-kondüsyonu yüksek bir “ekip” olmasıdır. (Mehmet Cansun’un tabiriyle“Çin Ordusu gibi Saldıran) Kalli bunu Mehmet Topal, Emre Güngör, Barış Özbek, Serkan Çalık, Orkun Usak, Volkan Yaman, Orhan Ak, Mehmet Güven, Uğur Uçar gibi oyuncularla yapmıştır.

O dönemde Galatasaray’ın oynadığı futbol kalitesinin yüksek olduğunu iddia edemeyiz ancak popüler bir örnek vermek gerekirse Galatasaray, o kadro ile Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe’ye pozisyon vermeden sekiz net gol pozisyonu bulan bir oyun ortaya koymayı başarmıştır, gol atmayı başaramamıştır ayrı konu. Bugün geldiğimiz noktada ise o dönemki sistemin içersinde başarılı olan futbolcuların iki yılda nasıl oldu da geriye gittiğini tartışan arkadaşlara bu futbolcuların başarılı olduğu sistemi hatırlatmak istiyorum. Mehmet Topal, Kalli döneminde hiç yoktan parlamıştı, bunu yaparken solunda Ayhan sağında Barış oynamaktaydı.

Kalli’nin uyguladığı sistem doğrultusunda Barış ve Ayhan orta sahada onların ilerisinde Serkan Çalık ve Hakan Şükür ise ön alanda pres yaparak Mehmet Topal’ın parlamasına imkan veren ortamı hazırlıyorlardı. Mehmet Topal’ın iki yönlü oyunu defansif anlamda hiçbir katkı yapmayan 5 hücum elemanı arkasında bir şey ifade etmez, edemezde. Essien gibi tek kişilik ordu tipi bir futbolcu bile bu yükün altından kalkamaz.

Rijkaard’ın Galatasaray’ı Kalli yahut Skibbe’nin ki gibi değil. İşine kimse karışmıyor. Kimse ona neden böyle yaptın diyerek hesap sormuyor. Hep destek tam destek! Ancak ortaya çıkan sonuç kimseyi memnun etmiyor. Galatasaray’ın bir yıl içersinde Barcelona’ya dönüşmesini bekleyecek kadar hayalci olmamak gerekiyor. Barcelona’nın bugünkü konumuna ulaşmasında 1973’den itibaren atılmış bir temel olduğunu unutmamak gerekiyor. Ancak ben 1992’de Kalli’nin attığı temelin üzerine 2000 yılında UEFA Şampiyonu olmuş bir takımın emekleme, zirveye çıkma ve dibe vurma dönemlerini görmüş birisi olarak, iki yıl önce minimum maliyetle temelleri atılan iyi bir yatırımın şu an nasıl böylesine tüketildiğini anlayamıyorum. Maddeler halinde bu tüketilmişliği ifşa etmeyi, Galatasaray rakiplerine minimum 3 gol attığı günlerden beri bu sistemi eleştiren birisi olarak boynumun borcu olarak görüyorum. İşte benim yazmayı bıraktığım günlerde Rijkaard’ın Galatasaray’ı ile ilgili tuttuğum notlardan bir demek:

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı hücum futbolu oynuyor. Doğru! Rijkaard’ın Galatasaray’ının hücum futbolu oynamaktan başka bir çaresi yok çünkü oyun felsefesi yediğinden çoğunu atmak üzerine kurulu. Bunun sebebi de stem ve diziliş gereği bu takımın gol yemeden maç bitirmesi çok zor olmasıdır.

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı Total Futbol oynama derdinde (mi) dir? Pressiz Total Futbol oynamak mümkünse, evet. Eğer ortada aksayan bir şey var ise bunu görüp de önlem alması gereken kişiler kimdir? Rijkaard ve Neskeens. Ortada aksaklık var mıdır? Takımın minimum 3 gol attığı günlerden beri vardır. Alınan önlemler nedir? Hiç. Olsun, Büyük hocalıkta olur böyle şeyler diyelim.

-“Rijkaard’ın Adaleti”’nden nasibini alanlar Ayhan Akman, Barış Özbek, Kader Keita, Caner Erkin, Emre Güngör ve son olarak Servet Çetin oldu. Bunun dışında Elano, oynadığı tüm maçlarda takıma sırf varlığıyla, bu saydığım oyuncuların bireysel hatalarından daha fazla zarar vermiş birisi olarak hep sahada kaldı. Kewell, Nonda, Arda, ve Giovani, bu isimler performanslarının süründüğü dönemlerde bile sahada kaldılar, ve maalesef hep beraber sahada kaldılar. Demek ki Rijkaard’a göre bütün oyuncular eşit ama bazıları daha eşit! Galatasaray, kesinlikle hak edenin forma giydiği bir takım değil. Hoş, öyle bir takım hiç olmayabilir de!

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı, bir hücuma yönelik orta saha oyuncuyu, iki kanat forvet ve bir santrafor ile oynuyor. Bu beş oyuncu 30 metrelik bir alanda kendi aralarında mevki değiştirirken 60 metrelik alandan iki defansif orta saha oyuncusu sorumlu oluyor. Fenerbahçe maçının ilk yirmi dakikasında Fenerbahçe’nin Barcelona gibi pas yapmasının sebebi de bu diziliştir. Lakin beklenilen an gelip de gol yenildiğinde suçlanılan kişiler defans oyuncuları oluyor. İşin komiği, sadece Fenerbahçe maçına bakacak olursak beş oyuncu ile Galatasaray’ın bulduğu pozisyon sayısı 3. Diyebilirsiniz ki Galatasaray bu sistemle Fenerbahçe ve Trabzonspor’a pozisyon vermedi; tamamen katılmakla birlikte rakibin kadro yapılarına bakılmasını şiddetle öneririm. Galatasaray 4-4-2 oynayan Atletico Madrid’e karşı orta sahayı beşlediğinde bile deli gibi açık vermişti çünkü orta sahayı beşleyen oyunculardan 3’ü defansif yönü sıfır olan oyunculardı. Rakip önemli bir etken.

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı rakibe bakmadan kendi oyununu oynar. Geriden paslaşarak oyun kurar: Şimdi bu biraz içecek ayran yokken BMW ile helaya gitmeye benziyor. Bu yüzden Galatasaray ligin durdurulması en kolay takımlarından birisi haline geldi. Tüm iş yükü Sarp ile birlikte oynayan adamın üzerine yıkıp Galatasaray anlamsızca geri ve yan pas yapan (Neill hariç) defans oyuncularının hata yapmasına bakıyor. Eğer stoperler topu kaybetmezse karşımıza iki senaryo çıkıyor.

-Birinci senaryoya göre top anlamsızca ileriye doğru şişirilecek ve Galatasaray takımının yarısı ilerde ve kanat bekler orta sahaya yakın iken, rakip kontra atağa çıkacak.


-İkinci senaryoya göre stoper topu önündeki defansif ortasaha oyuncusuna verecek. Defansif orta saha oyuncusu ya yan pas yapıp topu geri alıp diğer kanada yan pas yapacak. Ya da hiç yanlara çalışmadan direk aldığı topu stopere geri pas ile iade edecek. Galatasaray’da topla oynama yüzdesinin yüksek olmasının yegane sebebi de budur.

Bu tespitleri uzatmak ve genişletmek mümkün ancak şimdilik bunlar yeter. Lig sonunda bir değerlendirme ile genel görüntüye tekrar bakmak yerinde olacaktır. O zamana kadar haksız çıkmak umuduyla bu oturumu kapatıyorum.

30 Mart 2010 Salı

Nerde Kalmıştık?

Tezin biteceği yok.O açıdan dükkanı boş bırakmanın da bir alemi yok; kaldığımız yerden devam edeceğiz, edebildiğimiz kadar. Açıkçası yazmadığım dönemde kendimi tekrar etmek zorunda kalmadığım için mutluyum. Çeşitli bloglarda yazar arkadaşların Galatasaray, Rijkaard ve uygulamaya çalıştığı sistem ile ilgili iyimser yazılarını okudukça dilimi ısırdım. Bir ara Trabzonspor ile oynayan kupa maçından sonraki dönemde umutlanır gibi oldum ancak Kasımpaşa maçından sonra 4-2-1-3'e dönüş ile içimde kalan son umut ışığı da sönmüş oldu. Bu sistemin neden Galatasaray'da uygulanamayacağının analizine girmek istemiyorum. Futbol orta sahada oynanıyor, Galatasaray'ın kaybı da bu zaten. Rijkaard, çözümü elindeki malzemede aramadığı sürece yahut Xavi ve Iniesta'yı getirmediği sürece bu sistem işlemeyecek. Rijkaard, 50 küsür kere aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç almayı bekledi, olan taraftara oldu. Olmaması normal. Neden olamadı? İşte onun cevabını ayırca bir yazı ile vermeye çalışacağım:

Rijkaard'ın Galatasaray'ı: Yazacak pek bir şey yok ama çalışacağım...

29 Kasım 2009 Pazar

Kendini Tutamamak ve Bir Soru




Bursaspor yenilgisinin Galatasaray taraftarında "maymun gözünü açtı" etkisi yarattığını söyleyebiliriz. Eleştiri, küfür, kıyamet gırla giderken gördüğünüz üzere ben de yeminimi bozup bu heyhulaya dahil olma fırsatını kaçıramazdım.

Futbol blogların da ve medyada Rijkaard'ı ve sistemini eleştirenlere "sabır-sebat" telkin edildiğini görüyorum. Zira Rijkaard'ın oyun felsefesinin ve oturtmak istediği sistemin, istenilen sonuçları verebilmesi için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğu yazılıp konuşulmakta.

Bu noktada kafama takılan bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum:

Rijkaard'ın Barcelona'da oturtttuğu oyun sistemi ve felsefe ile Galatasaray'ın bugünkü sistemi ve oyun anlayışı arasındaki bir benzerlik yahut bağlantı var mıdır? Var ise bunlar nedir ?

Bana birisi üşenmeyip bunları açıklarsa seve seve cahliiğimi kabul edeceğim; bunu yapabilecek kadar kendimle barışığım.

Rijkaard'ı ve oturttuğu felfesefeyi Galatasaray 3 gol ortalamasıyla oynadığı dönemden beri eleştiren birisi olarak şunu hatırlatmak istiyorum. Mesele, skor yahut Galatasaray'ın puan tablosunda bulunduğu durum değil; saha da gösterdiği futboldur. Mesele, Galatasaray'ın elindeki malzemeye uygun olmayan bir sistem ile sahaya çıkıp rakibin emeğini ve oyununu göz ardı eden bir mantıkla yönetilmesi ve bunun sonucunda kötü sonuçlarla karşılaşılmasıdır. (Manisaspor maçında iki takım da sahaya 4-3-3 dizilişi ile çıkmıştı. Aradaki tek fark Manisaspor'un ileri üçlüsü sürekli hareketli iken Galatasaraylı baronların 10 dakikada 20 ye yakın top kaybı yapıp topsuz alanda etkisiz olmamalarıydı.)

Bu durumun önüne; yaptığı işi ciddiye alan ve içinde bulunduğu ortamın gerçeklerin farkında olan bir teknik patron ile geçilebileceği bana daha muhtemel görünmektedir. Zira Rijkaard kendisini Özbekistan'da Bunyodkor çalıştıran Scolari gibi hissediyorsa bu durumdan Galatasaray'ın ve Türk futbolunun kazancı zaten olmayacaktır.

Rijkaard problemi, taktik bilgi yetersizliği, idari yönetim beceriksizliği, B planının olmaması yahut karizma eksikliği değildir. Problem, Galatasaray'ı ve Türkiye ligini algılayışı. "Ben yaptım oldu" mantalitesiyle hareket etmesidir. Kendisinin, Barcelona'nın başındayken sahaya 4 forvetle çıktığı ya da ortasahayı 4 defansif adam ile parsellediği görülmemiştir. İşini ciddi yapacak insanlar ve futbolcular ile çalışıldığı takdirde bu problemlerin uzun vadeli planlarla çözülebileceğine inanıyorum.

Kaldı ki çözüme giden yol zaman geçtikte daha da radikal önlemlerin alınmasını dayatacak gibi görünüyor. Bu noktada üstadın laflarını hatırlatmak gerekiyor: "Daha iyi bir dünya için, Batsın bu dünya"