29 Ağustos 2009 Cumartesi

Lazutlar


Bildiğim kadarıyla 5 albümlük bir seri, Fuat Saka’nın “Lazutlar” çalışması. Özellikle ilk iki volümünün Karadeniz müzikleriyle ilgilenen herkesin arşivinde bulunması gerektiğini düşünüyorum. Lazutlar projesi ile Fuat Saka, Gürcü, Türk ve Rum müzisyenleri bir araya getirip, birçoğu unutulmaya yüz tutmuş, Karadeniz yöresine özgü Türkçe, Rumca, Lazca ve Gürcüce halk şarkılarını bizlerle ulaştırdı. Tıpkı yakın geçmişte, Trabzonspor’un Fatih Tekke, Gökdeniz Karadeniz, Hüseyin Cimşir gibi kıyıda köşede keşfedilmeyi bekleyen yerel yetenekleri Türk futboluna kazandırdığı gibi.

Lazutlar serisi, ailemin bir kanadının Karadenizli olmasına rağmen benimsemekte zorluk yaşadığım o kültürü bana çok daha farklı bir açıdan tanıtmıştı. Bir nevi sihirli reçete… İhtiyacı olana.

Ve şimdi futbola ve Karadeniz’e dönüyoruz. Trabzonspor’da kriz var. Trabzonspor’da işler iyi gitmiyor. Trabzonspor’un marka değeri eriyip gidiyor. Peki neyi nasıl yapmalı acaba? Bir anekdot vardır; geçmişte esen fırtına, ligde tozu dumana kattığında Trabzonspor’u taktik anlamda çözemeyen spor medyası, Trabzonspor’un oynadığı taktiği tartışmaya açar.

Trabzonspor ne taktiği oynuyor?”

Bu soruya muhatap olan Trabzonsporlu yönetici bu konuyla ilgili bir demeç verir.Tartışılan sorunun cevabı garip ama anlamlıdır:

-Trabzonspor Faroz taktiği oynuyor.

Yerelliğiyle fark yaratan bir kulüp geleneğinden bahsediyoruz. Ancak günümüz kulüp yönetimi gerek idari gerek sportif anlamda Faroz mahallesi sınırlarına sığmıyor haliyle. Faroz yahut “yerellik”, mantalite olarak değil özkaynakların kullanımı ve geçmişteki gibi yerel yeteneklerin Türk futboluna kazandırılması anlamıyla Trabzonspor’u yansıtmalıdır. İşte o zaman “Fırtına” Trabzonspor’un içinde değil de esmesi gereken yerde yani ligde tozu dumana katabilir.

25 Ağustos 2009 Salı

Orta Sahayı Almak...


Yaklaşık 2 haftadır Karadeniz’de dağlarda gezindiğim için blogu biraz boşlamış bulundum. Şu an deniz seviyesine ve medeniyete geri dönmüş olarak paket halinde Galatasaray’ın Denizlispor, Levadia Talinn ve Kayserispor maçındaki performansı üzerine genel olarak birşeyler karalamak istiyorum.

Densizlikte sınır tanımayan blog yazarı olarak Galatasaray’ın son maçlardaki performansının abartıldığını düşünmekteyim. Öncelikle Denizlispor maçında sayın Frank Rijkaard bu topraklarda eşi benzeri görülmemiş bir rotasyon örneği gösterip hepimizi mest etti.
Açıkçası bu şekilde tasarlanmış bir rotasyon hamlesi bana geçtiğimiz sezon, takım performans olarak sürünürken, “Yedekleri koysak rakiplere üç atar” diye böbürlenen forum adamı mantalitesini anımsattı.

Açıkçası 6 oyuncunun birden değiştirildiği bir rotasyon hamlesi bende, rakibin teknik direktör tarafından yeterince analiz edilmediği hissiyatını uyandırdı. Frank Rijkaard’ın Türkiye Ligini ve Galatasaray’ı yeterince ciddiye almadığı, Türkiye macerasına kafasındaki deneysel çalışmalarını uygulayabileceği bir ortam olarak baktığı yönündeki şüphelerimden daha önce de bahsetmiştim. Bu yöndeki şüphelerim hala devam ediyor.

Bunun dışında Galatasaray’ın gelene 3 gidene 5 atması beni de her taraftar gibi memnun ediyor. Ancak orta sahası dirençli her takıma karşı Galatasaray’ın ciddi sıkıntılar yaşayacağını düşünüyorum. 4-3-3 sistemi takım halinde hücumu ön plana çıkarttığı kadar takım halinde savunmayı da gerektiren bir sistem. Galatasaray’a baktığımızda ise Aydın- Kewell ve Arda’nın, savunmada geri dönmemesi, orta sahada Ayhan ile Mustafa Sarp’ın omuzlarına altından kalkılması zor bir yük bindirmekte.

Özellikle Aydın’ın Galatasaray’ın takım kimyasını ciddi bir şekilde bozduğunu düşünüyorum. Kendisinden beklediğim tabiî ki mucizevi bir şekilde Keita gibi oyunu iki yönlü oynamaya başlaması değil ancak topla dikine gidemeyen bir kanat oyuncusu görüntü çizmesi kendisinin patlama yapmasını bekleyen derviş kılıklılardan birisi olarak beni endişelendirmekte.

Galatasaray için 5. Haftadaki Beşiktaş maçından ziyade 10. Hafadaki Fenerbahçe maçı bence daha önemli bir "test" olacak. Neden diye soracak olacaksanız, kanımca Fenerbahçe şu an da gerek uyguladıkları sistem olsun gerek de kadrosunda barındırdığı oyuncular olsun Türkiye’de en dirençli orta saha kurgusuna sahip takım görünümü vermekte.

Savunma zaaflarını bir yana bırakacak olursak Fenerbahçe, Daum’un gelişinden sonra, 4-4-1-1 sistemini başarılı bir şekilde uygulayıp rakibinin direncini orta sahada uyguladığı baskı ile kırmakta. Bu açıdan -Keita’yı kategori dışı tutacak olursak-, Aydın, Baroş ve Arda’nın bir arada oynadığı bir Galatasaray’ın şu anki görüntüsüyle Fenerbahçe gibi orta saha direnci yüksek takımlar karşısında çok ciddi sıkıntılar yaşayabileceğini düşünüyorum.

Sayın İbrahim Altınsay’ın deyimiyle “çağdaş futbol” oynanan liglerdeki futbol anlayışında benim gözlemlediğim kadarıyla orta sahayı alan takım maçı almada bir adım öne geçmiş bulunuyor. Bu açıdan rakibin oyunun bozan, dinamizmiyle takımı topsuz alanda rahatlatan Barış Özbek’in takıma tekrar kazandırılması gerektiğine inanıyorum. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Galatasaray alamet sürmeye hala devam etmekte...

9 Ağustos 2009 Pazar

G.Antepspor:2 - Galatasaray: 3: Galatasaray'ın Kemikleşmiş Problemleri



Sıcak havaya rağmen oldukça yüksek tempoda geçen bir maç olduğunu düşünüyorum. Genel hatlarıyla maça baktığımızda, Galatasaray’da defansif zaaflarının öne çıktığını görmekteyiz. Ben ise daha çok arada kaynama ihtimali yüksek birkaç ufak detay üzerine konuşmak istiyorum.

Her yıl Türkiye’ye kariyerli yahut kariyersiz birçok yabancı teknik adam geliyor. Gerek, Türkiye’deki futbol anlayışının sığlığından gerek kurumsal anlamda kulüplerin eksikliklerinden dolayı bu teknik direktörler arasında, bir süre sonra “farklı arayışlar” olarak adlandırabileceğimiz davranışlarda bulunmaya başlıyorlar. Ki bunun üzerine daha sonra uzun uzadıya konuşmak istiyorum.

Olaya Galatasaray açısından baktığımızda verilebilecek en bariz örnek sanırım Eric Gerets’in sağ bek pozisyonu için inatla Cihan Haspolatlı’yı oynatmasıdır. İtiraf etmem gerekiyor ki ilk Tobol maçından sonra ben de tabiri caizse “kendini kaybedenlerden” birisiydim. Çünkü gönlüm Galatasaray’ın, teknik direktör egosunun yapboz tahtası olmasına el vermiyor.

Böyle bir giriş yapmaktaki amacım bugün Gaziantepspor maçı karşısında da, Tobol maçındaki hissiyata kapılmış olmam. Keza aynı hissiyatı Skibbe döneminin sonunun habercisi, ilk Steau Bucharest maçı sonrasında da hissetmiş ve kendi kendime takımın ve hocanın zamana ihtiyacı olduğunu hatırlatmıştım. Bugün de aynısını yapıyorum.

Galatasaray geçen yıla oranla oyun anlayışı bakımından gözle görülür bir gelişim içerisinde. Fakat bu gelişimin sonunun gelmesi Galatasaray’ın kemikleşmiş problemlerinin çözümüne bağlı. Bu problemlerden en önemlisi bir türlü çözüm getirilemeyen basit top kayıpları. Mustafa Sarp geriden oyun kurar mı, Servet ve Gökhan Zan yan yana olur mu, Aydın Yılmaz bu takımda olmayı hak ediyor mu gibi soruların yanına eklemek istiyorum:
Bugün nasıl oldu da Galatasaray, 70’i üzerinde top kaybı yapmayı başardı? Umarım bu soruyu Rijkaard yahut Neeskens de birbirlerine soruyorlardır. Bu kadar bariz bir probleminin çözümlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasını bekliyorum.

Bunun dışında bahsedilmesi gereken bir klasik sağ bek problemi var ki bunun üzerine çok yazılıp çizildi. Yeni bir şey ekleyebileceğimden şüphelerim olduğu için fazladan laf kalabalığı yapmak istemiyorum.

Gaziantepspor topa sahipken orta sahada Zurita-Murat Ceylan ikilisinin dikine pas yapmaları ve topsuz alanda bu ikili haricinde Hakan Bayraktar’ın gösterdiği emek takdir edilmelidir. Bu açıdan teknik direktör Jose Coucheiro’nun hakkını vermek lazım. Hücumda ise Gaziantepsporlu futbolcular, -özellikle oyunun son bölümünde- oyunu kanada yaymaya çalışıp Julio Cesar Da Silva’nın fizik ve teknik avantajından faydalanarak, pozisyon hatası yapmaya çok yatkın Galatasaray defansını, ani hücumlarla zor durumda bıraktılar.

Kanımca topla oynama oranın %57’ye, %43 oranında Gaziantepspor’da kalmasının sebebi de bu dikine pas trafiğinin kanat akınlarıyla desteklenmeye çalışılmasıydı. Sonuç olarak Galatasaray’ın kanatları koridor oldu.

Galatasaray cephesine gelirsek, takımın Gaziantepspor’un topa daha çok sahip olmasına bağlı olarak 65. dakikadan sonra oyundan düştüğünü görmekteyiz. İlginç bir şekilde, topa daha çok sahip olmasına rağmen Gaziantepspor’un uzak şutlar dışında Galatasaray kalesine yaklaşamadığını görüyoruz ki bu durum o kadar “defansif zaaf” yorumuyla tezat bir görüntü oluşturmakta. Bunda Tabata’nın oyunun son bölümü haricinde silik bir görüntü içersinde olmasının da payı kuşkusuz büyüktür.

Nitekim Galatasaray mehter takımı gibi geliyor bana. Umuyorum ki bir sonraki adım ileri olur. Son olarak Arda Turan’ın, Rijkaard’ın gelişinden sonra gösterdiği gelişim takdir edilmeli. Toplu ve topsuz oyunda böylesine etkili bir oyuncuyu kadroda bulundurmak Galatasaray açısından eşi bulunmaz bir nimet.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

2288


Fazlasıyla uzun sürmüş bir tatilden sonra tekrar yazabilmek güzel şey. Açıkçası arada yazmayı planladığım takım değerlendirmelerini, an itibariyle lig başladığı için yazamayacağım için üzgünüm. Umarım zaman içerisinde daha fazla emek göstererek açıklarımı kapatırım.

Bugün üzerine konuşmak istediğim konu Galatasaray’ın çok ses getiren mor forması. 2288 ismiyle pazarlanan formada mor renk kullanılması bugünkü Galata’ya adını veren kelt kökenli Galatlara dayandırılmış. Böylelikle Galatasaray Spor Kulübü’nün kurum olarak geleneksel değerlere verdiği değer vurgulanmak istenmiş. Keza aynı şekilde “Yaralı Galat Yoktur-Linderoth hariç-“ sloganıyla ile de Galatasaray’ın sportif anlamda savaşçı kişiliğine göndermede bulunulmuş.

Bu mesajlar, 2009-2010 sezonu formalarının (adı üzerinde ağırlıklı olarak 2288 kodlu mor formanın) tanıtımına yönelik olarak hazırlanmış http://www.2288gs.com/ web sitesi aracılığıyla verilmekte. Şık tasarımı ve enteresan içeriğiyle dikkat çeken site, forma satışını arttırmaya yönelik bir pazarlama hamlesi olarak yaratıcı bir çalışma olarak karşımız çıkmakta.
Bunun dışında, başkan Adnan Polat kısa bir süre önce bir açıklamasında mor rengin asaleti temsil ettiğinden dem vurmuştu.

İşin tarihsel boyutuna bakarsak, mor renk, antik Roma’da cumhuriyet varken sadece yönetici kadrolarının, sonrasında ise yönetici hanedan üyelerinin kullanabildiği farklı bir konuma sahipti. Bu açıdan, mor rengin hükümdarlığı ve soyluluğu simgelediğini söylemek yanlış olmaz.

Neden özellikle mor rengin Romalı soylularca tercih edildiği sorusunu soracak olursak cevap gayet basit. O dönemde mor renk, midye kabuklarından elde ediliyordu ve mor rengi bu şekilde elde etmek oldukça zahmetli bir işlenme süreci gerektiriyordu. Bu sebepten dolayı mor, kumaşlarda kullanılması en pahalı renkti.

Forma ilk çıktığında forumlarda ve çeşitli futbol bloglarında beğenilmemesine rağmen, pazarlama fikri olarak “2288” serisi başarılı bir girişim olarak değerlendirilebilir. Satış rakamları da açıkçası bu görüşü doğruluyor.

Ülkemizde futbol kalitesinin yükselmesi açısından kulüplerin kurumsallaşma yolunda önemli adım atmaları hayati önem taşımakta. Forma ve sezonluk bilet satışlarını arttırmaya yönelik bu tip değişik pazarlama hamlelerinin denenmesi bence takdire şayandır.

Yaralı Galat...