29 Haziran 2009 Pazartesi

Alparslan Erdem'in Düşündürdükleri



Alparslan’ı ilk kez De Santcis’in imza töreninde eline tutuşturulan 60 numaralı forma ile basın mensuplarına poz verirken görmüştüm. Gençti, Werder Bremen altyapısından yetişmişti. Sol ayaklı, hızlı, azimli ve teknik bir oyuncu olarak nitelendiriliyordu.

Sonraları kendisini Bellizona maçında sol kanatta fizik olarak kendisinden çok daha iri olan rakibiyle boğuşurken gördüm. Zayıf kalmasına rağmen süratiyle, kısa mesafede oldukça etkili bir oyuncu gibiydi. Daha sonra kendisini Kocaelispor maçında 65 metre top sürdükten sonra Milan Baros’a gol pası verirken gördüm. Böylesine nitelikleri olan genç bir oyuncunun Galatasaray’a kazandırılması beni bir taraftar olarak mutlu etmişti.

Kocaelispor maçını takip eden süreçte Alparslan, Galatasaray’da forma şansı bulamadı. Medyaya yansıyan bir sonraki görüntüsünde Büyük Kaptan’ın “disiplin masturbasyonu”na meze oluyordu:
“Hocam demek yok! Alparslan! Hoca yok!”

diye kükrüyordu Büyük Kaptan. Heyhat Alparslan’ı bu şekilde terbiye etmek Galatasaray’ın disiplin sorununa çözüm olmadı.

Kasım 2008’de yayınlanan Galatasaray dergide Alparslan Erdem’in bir röportajı yayınlandı. Sevgili Alparslan, almış olduğu futbol eğitimi, Almanya’daki futbol anlayışı ve Bundesliga ile Türkiye arasındaki farklılıklardan bahsetmiş. Burada birkaç alıntı yaparak Alparslan’ın düşüncelerine burada haddim olmayarak yer vermek istiyorum:

* Bremen’de oynamaya başladığım 14 yaşımdan beri dörtlü defansı bilirim. Hatta 11-12 yaşlarında dörtlü defans oynadığımızı bilirim.

* Almanya’da taktiğe ve sisteme çok önem veriyorlar. Ben seçmelere gittiğim zamanlarda abartısız söylüyorum; iki saat antrenman yapılacaksa bunun bir saati taktik konuşması ile geçiyordu.

*Çalımla adam geçmeye izin vermezler. Oyunu yavaşlattığını söylerler. Türkiye’de oyuncuları daha rahat bırakıyorlar. Topla oynama şansı veriyorlar. Tabii rakip yarı alanda.

*Ümit Milli Takım’a geldiğimde ayrı bir dünyadayım sandım. Ben Almanya’da kendimi teknik futbolcu sanıyordum. Ama buraya geldiğimde gördüm ki, Türk futbolcusunun bireysel yetenekleri çok fazla. Ama burada da Almanya’daki disiplin ve fizik gücünden bahsedemeyiz. Mesela topu kaptırınca hemen savunmaya geçmemek gibi düşünceniz olamaz Almanya’da. Almanya’da sadece Diego gibi futbolcuların bunu yapmaya lüksü var. Ama bizler böyle şeyler yaparsak, kendimizi yedek kulübesinde buluruz.

Sevgili Alparslan, disiplinden bahsediyor. Teknik eğitimini çok erken yaşlardan itibaren aldığından, tekniğini oyunu yavaşlatmayacağı ölçüde kullanmaktan bahsediyor. Daha uç noktada düşünürsek, “bireysel yetenekli olmaktan” değil birey olmaktan, birey olarak bir futbol takımının parçası olmaktan bahsediyor.

Ağzından, “on numara”, “bayrak oyuncu” gibi laflar çıkmıyor çünkü yok öyle şeyler. Topu kaptırınca eli belinde top beklemekten değil disiplinden ve fizik gücünden bahsediyor. Türk futbolunun en büyük eksikliklerinden birisinin pozisyon almayı bilmeyen oyuncular olduğunu bu genç yaşında kavramış.

Kendisini bu açıdan farklı kılanın Almanya’da 11-12 yaşından itibaren almış olduğu taktik altyapıya bağlıyor. Diyeceksiniz “O kadar elit oyuncu yetiştiren altyapılar var Alparslan’ın bahsettikleri bu topraklarda uygulanmıyor mu?”

Şüphesiz benzer uygulamalar Türkiye’de de uygulanıyordur ancak o noktada araya Alparslan’ın bahsettiği “disiplin ve fizik gücü” farkı devreye giriyor. Çok güzel laflar etmiş Alparslan. Türkiye’de futbol anlayışının, Avrupa’nın üst düzey liglerindeki gibi olmasını düşleyenler için sözleri Campanella’nın Güneş Ülkesi’nden gelmiş gibi.

Ağzına sağlık Alparslan! Niteliklerin seni hak ettiğin yere götürsün!

Sabri...

Ben senin futbol oynayabilme ihtimalini sevdim

28 Haziran 2009 Pazar

Uçmalı Kaleci Vol.2


Engin Baytar Olmak ya da Olamamak


Disiplinsiz ama yetenekli kanat oyuncularına karşı tarif edilmez bir hayranlığım olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Yurtdışında Quaresma ve Nerry Castillo’yu bu alanda tek geçerim. Yurtiçinde ise İbrahim Akın ve Engin Baytar’ı.

En büyük dileğim bu dört arkadaşı futbol sahası dışında herhangi bir platformda kapıştırmak. Okey olur, bilardo olur, batak olur, langırt olur. Ancak futbol sahası… ı-ıh, olmaz. Neden diye soracak olursanız, futbol yetenekleri bu kadar üst düzey olup da bunları saha içinde futbolu güzelleştirme adına kullanmayan bu arkadaşları başka alanlarda değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Engin Baytar, Aziz Yıldırım’ın yarattığı hezeyan ortamını düşünürsek 200 bin Euro ve 2 oyuncu gibi oldukça uygun bir bedel karşılığı Trabzonspor’a transfer oldu. Kendisi ve Trabzonspor için hayırlı olmasını diliyorum.

Engin'i son iki sezondur özellikle takip ediyorum. Vanspor’un eski futbolcusu Adnan Baytar’ın oğlu olarak dünyaya gelen Engin, Armenia Bielefeld’de başlayan futbol yaşantısına Türkiye’de Maltepespor’la devam etti. Akabinde Gençlerbirliği’ne transfer olarak Süper Lig’de boy göstermeye başladı. Böylelikle, sonraları geleneksel hale gelecek “Engin Baytar Sezon Öncesi Kampı Disiplinsizlik Şenlikleri” medyada yer bulmaya başladı. Antrenmanlardan kaytarma, saha içi ve saha dışı disiplinsizlik sebepleriyle zaman zman kadro dışı bırakıldı ancak bir şekilde takıma geri dönmeyi başardı. Bu bakımdan Süleyman Demirel ile büyük bir benzerliği olduğunu düşünmekten alamıyorum kendimi.

Engin’in gol sevinci bile oyuncunun karakterine yönelik önemli bir referans. Gol sevincini paylaşmak isteyen arkadaşlarını iteleyerek, iki elinin baş parmaklarıyla formasını gösteriyor. Maalesef ben bu oyuncuda, futbolseverlerin disiplinsiz oyunculara sempati duymasını mümkün kılan “fırlama masumiyeti”ni göremiyorum.

Engin, geçtiğimiz sezon ikinci yarıda Eskişehirspor’a kiralandı, orada da rahat durmadı, duramadı. Saha içinde Youla ile kapışması, Youla’nın oyundan alınmasıyla sonuçlandı. Düz mantık ile değerlendirirsek Rıza Çalımbay takdir hakkını Engin’den yana kullandı. Maç öncesi kamptan kaçıp sabah beşe kadar barlarda gezen 18 yaşındaki Batuhan Karadeniz’e “Ya adam gibi oynar futbolcu olursun ya da gittiğin bara koruma.” diyip kadro dışı bırakan kişi maç içinde Youla’ya, sırf kendisine pas atmadı diye çıkışan Engin Baytar’ı ensesini sıvazlayarak oyunda tuttu, sonraki maçlarda da inatla oynattı. Sonuç olarak Engin Baytar, son iki yılda futbolunun üstüne hiç bir şey koymadan Trabzonspor’a transfer olmayı başardı.

Bu transferi, kombine bilet satışlarında büyük bir düşüş yaşayan Trabzonspor’un, cafcaflı bir ismi bünyesine katarak mevcut durumu tersine çevirmeye yönelik bir hamlesi olarak düşünüyorum. Engin açısından olaya bakacak olursak, Alanzinho ve Yattara ile yarışacağı bir kadro içinde şansı daha önceki kadar yaver gitmeyebilir. Tabii takım içindeki konumunun belirlenmesinde yeni hoca Thomas Broos’un tavrı da belirleyici olacaktır.

Bana kalırsa bu yıl Engin Baytar’ın sıçrama yapacağı yıl olacaktır. Küçük takımların problemli oyuncusu artık büyük bir takımın büyük problemler yaratan oyuncusuna dönüşecektir. Bu yıl Engin Baytar ‘ı izlemek, daha önce hiç olmadığı kadar eğlenceli olacak. Alanzinho’nun ensesine tokadı mı basar, Thomas Broos’a hareket mi çeker bilemem ama kendisini “planların” genelde tutmadığı bir şehrin başarıya aç takımında izlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Mahmut Hoca !!!



27 Haziran 2009 Cumartesi

İlgili Kişiye...

Futbol basit bir oyundur. Zor olan basit oynamaktır. - Johann Cruyff

26 Haziran 2009 Cuma

Veysel Cihan'dan Önce, Veysel Cihan'dan Sonra




Ligimizin, taktik yönü yetersiz kalan futbol anlayışında, bu açığın güçlü ve mücadeleci oyuncularla kapatıldığını söylemek yanlış olmaz. Son dönemlerde, Sivasspor’lu Mehmet Yıldız tarzında “ayıboğan” olarak tabir edeceğimiz forvetler özellikle Anadolu takımları tarafından aranır oldu.

Türkiye liglerinde, Hakan Şükür ile başlayıp Mehmet Yıldızla devam eden “pivot santrafor” fetişizminde önemli bir geçiş noktasıdır Veysel Cihan. Hava hakimiyeti yüksek, çevresindeki oyunculara yüksek topları indiren, gerektiğinde top tutup, pozisyon hazırlayan “yapıcı” santrafor tipinden, “yarıcı, dağıtıcı” olan “yıkıcı” olana geçişin simgesidir.

John Lennon’ın bir deyişi vardır:
Before Elvis, there was nothing…”

Yani, Kral’ın, Rock müziğin gidişatı ve kendi müzik anlayışı üzerindeki etkisini nitelemeye yönelik -Türkçe meali- “Elvis’ten önce hiç bir şey yoktu” demiştir kendisi. Bugün Mehmet Yıldızlar, Mehmet Yılmazlar, De Nigrisler, Herve Tumlar, Leo Iglesiaslar hatta bir dönem görünüp kaybolan Ivan Lietavalara ligimizde değer veriliyorsa, futbolcu adayı gençler, bu saydığımız kişileri örnek alıyorsa hepsi Veysel Cihan sayesindedir.

“Veysel Cihan’dan önce hiçbir şey yoktu”

O, gücüyle, azmiyle, kısıtlı yeteneklerine ve taktik oyun bilgisine rağmen ayakta kalmayı başardı. Durmadan savaşmayı, tekme, dirsek, yumruk yemek pahasına rakibini yıldırmayı, pes etmemeyi gösterdi.

Bugün Mehmet Yıldız çıkıp “Gücüm Allah vergisi” demeden önce iki kere düşünmeli. Gücü Allah vergisi olabilir ancak bugün Türk futbolundaki varlığı Veysel Cihan ve onun simgeledikleri sayesindedir.
Çok yaşa Kral!

2009-2010 Transfer Dönemi

Paranın Satın Alamayacağı Şeyler Vardır. Geri Kalan Herşey için...

25 Haziran 2009 Perşembe

Parayı Verip Düdüğü Çalamamak


Transfer döneminin en ilginç haberlerinden birisi dün Gaziantepspor cephesinden geldi. İki gün önce iki yıllık anlaşma imzalayan Ersen Martin’in sözleşmesi, onu kulübe getirip imza attıran yönetim tarafından fesh edildi. Ersen, Antep cephesinden sağ çıkamadı.

Medyada çıkan haberlere bakarsak Ersen Martin’in sözleşmesinin fesh edilmesinin arkasında teknik direktör Jose Couceiro’nun tepkisi vardı. Futbol dünyamızda daha önce birçok kez karşımıza çıkmış idari hatalardan birisinin, Gaziantepspor yönetimi tarafından tekrar edilmesine karşın, Jose Couceiro takımdaki kazanç dengesini bozacak bir transfere izin veremeyeceğini söylemişti.

Dürüst olmak gerekirse bu açıklama bana pek inandırıcı gelmedi. Muhtemelen “skandal” olarak nitelendirilebilecek bir olayın örtbas edilmesi için “takım içi kazanç dengesi" gibi bir bahane öne sürülmüş olabilir. Önemli olan ise Jose Couceiro’nun, kendi onayı alınmadan, kulüp yönetimi tarafından yapılmış bir transfere karşı çıkarak örnek gösterilecek bir davranışa imza atmasıdır.
Umuyorum ki Türk teknik adamlar Couceiro’nun tavrından gerekli dersleri çıkartırlar. Çünkü Türk futbolunu, kulüp yöneticilerinin “parayı veren düdüğü çalar” düsturundan yola çıkıp “parayı veren benim, her şeye karışırım” noktasına varan zihniyetinden ancak Couceiro gibilerinin gösterdiği kararlılık kurtarabilir.

22 Haziran 2009 Pazartesi

El Elden Üstündür: Gökhan Zan Transferi Vak'ası


Efendim, taze açılmış futbol bloguna taze yapılmış bir transferle ilgili bir gönderi ile başlamak nasipmiş. Malumunuz bugün saat 18.00 itibariyle Gökhan Zan, Galatasaray ile 2 yıllık sözleşme imzaladı. Transferin öyküsüne baktığımızda karşımıza çıkan kişi Sayın Haldun Üstünel.

Basın toplantısında, transferin teknik direktör Rijkaard’ın bilgisi dahilinde mi yapıldığı sorusuna, Sayın Üstünel dudaklarını ısırarak çok kaçamak bir cevap verdi. Müneccimliğin alanlarına girmeden az çok vücut dili üzerinden bir çıkarım yapacak olursak, sanki bu soru, Sayın Üstünel’de hararet yapmış gibiydi.
Bu noktada olaya basit bir karşılaştırma ile yaklaşma gereği duyuyorum. Galatasaray’ın ezeli rakibi Fenerbahçe, ligi Galatasaray’ın bir basamak üzerinde ağır hasarlı bir biçimde tamamladı. Sil baştan yapılandırılmaya gidildi. Bu hususta, yetenekli muhtelif oyuncular transfer edildi. Bütün bu transferler yapılırken Fenerbahçe’nin teknik direktörü henüz resmi olarak belirlenmiş değildi. Hala da belli değil.

Yapılan transferler, başkan Aziz Yıldırım tarafından gerçekleştirilmekte. Düz mantıkla okursak, Fenerbahçe’nin transfer çalışmalarının “Biz yetenekli oyuncuları alalım, iyi bir hoca nasıl olsa bu malzemeden yararlanır ve başarı da gelir” prensibine dayandığını görüyoruz. Profesyonel kulüp yöneticiliği ile bu felsefenin ne kadar bağdaştığını sizlerin takdirine bırakıyorum.

Galatasaray’a ve Gökhan Zan transferine dönecek olursak, idari bir mevkii işgal eden bir kişinin bu kadar ön plana çıkıp, transferde insiyatif alması, Galatasaray’da sportif yönetimin selameti açısından hayra alamet değildir.

Teknik ekibin fikri dâhilinde verilmesi gereken bir transfer kararı, bir gün içerisinde oldubittiye getirilip taraftara ve basına servis ediliyorsa “Gökhan Zan Transfer Vak’ası” idari anlamda Galatasaray’da yönetim zaaflarının Rijkaard gibi bir teknik direktörün gelişine rağmen devam ettiğinin açık bir göstergesidir.

Galatasaray yönetimi geçmişte Gerets’e, Kalli’ye ve Skibbe’ye kendi çıkarlarına uygun şekilde yıldırma politikaları uyguladı ve kaybeden hep Galatasaray oldu. Temennim benzer bir muamelenin, Türk futbolunun hem dünyadaki tanıtımına, hem de sportif anlamda profesyonelleşmesine büyük katkılar sağlayabilecek Frank Rijkaard’a karşı yapılmamasıdır. Aksi takdirde Nihat Genç’in daha önce “Memleket Hikayeleri” kitabında “En Büyük Taraftar” öyküsünde öne sürdüğü “Hepimiz Fenerbahçeliyiz” tezine bir adım daha yaklaşmış olacağız. Allah sonumuzu hayır ede!

Uçmalı Kaleci Vol.1