6 Aralık 2011 Salı

Geri Dönüş

Çok yakında...

30 Temmuz 2010 Cuma

Mental Çöküş: Galatasaray: 2 OFK Belgrad:2

Galatasaray cephesinde yeni bir şey yok. Skor ya da oynanan oyundan bağımsız olarak, Galatasaray’ın mental anlamda çöküşü OFK Belgrad maçından sonra tartışmalara muhtemelen başka bir boyut getirecektir. İşin özü şu ki, fizik anlamda diri görünen ve topa sahip olup seri pas yapan bir takımın 60. dakikadan sonra tamamen kendi isteğiyle inisiyatifi futbol tanrılarına bırakması, her hangi bir mevkiye yapılacak transferle ya da taktik dizilişi gözden geçirmekle çözülebilecek bir sorun değildir. Şu ana kadar yapılan yorumlar topu oyuna sokamayan stoperler, pas yetisi kısıtlı yahut geri gitmiş orta saha oyuncuları, alternatifi olmayan forvetler üzerine odaklanmışken, transferleri geciktirenler ya da takımın ihtiyaçlarına göre önlem alamayanlar suçlanırken Galatasaray taraftarı, cevabını kimsenin bilmediği bir soru ile muhatap bırakılmış durumdadır:


Mental anlamda Galatasaray’ın toparlanabilmesi için ne yapmalı?

Bir oyuncu grubunun oynadığı oyundan keyif almadığı bir ortamda taraftar nasıl iyi futbol beklentisine girebilir ki? Galatasaray’ın durumu anti depresan tedavisini bırakmış bir şizofreni hastasına benziyor. Gerçekliğin medya, başkan teknik direktör ve futbolcular tarafından yeniden kurgulandığı bir ortamda insanlar neye inanacaklarını sapıtmış durumdalar. Çözüm ne peki? Bu sezon Galatasaray taraftarına sunulacak anti depresan ne olacak?

Kalitesiz futbolcular mı?

Zamanında yapılamayan takviyeler mi?

Yönetim yanlışları mı?

Türkiye gerçeklerinden uzak uygulanan oyun sistemi mi?

Yıldız oyuncuların ego problemleri mi?

Takıma kalite getireceği varsayılan oyuncuların eksikliği yahut bazı oyuncuların alternatifsizliği mi?

Biz yinede tek maç üzerinden gemileri yakmayalım diyelim. Eğer hala yanmamış gemiler kaldıysa geride.

23 Temmuz 2010 Cuma

Arda Turan Olayı


Bir derbi daha olaylarıyla zaten bomboş olan futbol gündemine birkaç günlük malzeme bırakıp hayatımızdaki yerini aldı. Oyuna yönelik yorum yapmak mümkün değil, malumunuz ortada futbol namına Arda Turan’ın bireysel performansı dışında bir şey yoktu. Asıl konuşulması gerekenler isederbiden sonra yaşanan olaylar. Galatasaray takımının kaptanı, rivayete göre teknik direktörün aksi yöndeki direktifine rağmen, kendisine “6” işareti yaptı diye taraftarıyla kavga ediyor ve akabinde Türk futbol medyası tarafından çarmıha geriliyor. Bütün bu olaylar yaşanırken, Galatasaray yönetimi sessiz kalıyor. Bir de olaya başka bir açıdan bakalım. Bayern Münih ve Fransa milli takımının yıldız oyuncusu Franck Ribery, 18 yaşından küçük bir kadınla para karşılığı fuhuş suçlamalarıyla muhatap olurken, Bayern Münih sportif direktörü Rumenigge çıkıp Ribery’e sahip çıkıyor. Fransa’nın dünya kupasındaki başarısızlığının Ribery skandalıyla örtülmeye çalışıldığını iddia ediyor. Yani bizim anlayacağımız dile çevirirsek, herif evladı 17 lik kızla para karşlığı alem yaptı diyenlere arka çıkıyor. Enteresan değil mi?

Kişisel olarak Arda Turan’ın hareketlerini tasvip eden birisi değilim. Bana göre, oyuncu olarak kaptanlığın gerektirdiği mental gerekliliklere sahip olmak bir yana oyun içinde kendi performansını bir üst seviyeye taşıyacak hücum pres ve defansif rolleri taşıyamayan, takım oyununa adapte olma problemleri barındıran 23 yaşındaki bir gençtir Arda Turan. Playstation partileri yapıp, gezip tozması gereken yerde Belediye Başkanı gibi giyinip kulüp yöneticileriyle muhatap olmak zorunda bırakılmıştır. Yanlış yaptığında, mensubu olduğu camia tarafından uyarılması gerekirken kendisine sahip çıkılmış ve en çok sahip çıkılması gereken noktada da kendi taraftarına yuhalatılmıştır.

Sadede gelecek olursak, ben komplo teorilerine inanan birisi değilim, bunu daha önceki yazılarımda da dile getirdim. Fakat yeri geldiğinde hakem hataları yüzünden “Galatasaray Türkiye’dir” diyen Galatasaray yönetimi, Arda Turan’a sahip çıkmak bir yana sanki bu olaylar hiç yaşanmamış gibi davranarak bir şeylerin yolunu mu yapmaya çalışıyor acaba demekten kendimi alamıyorum. Uzun lafın kısası birkaç güne kadar Arda Turan başka bir takımın yolunu tutarsa şaşırmamak gerek. Rijkaard’ın oturttuğu anlayışa uygun bir oyuncu mudur Arda Turan açıkçası bu konuda şüphelerim var. Çünkü paslı oyuna adapte olmaktansa kanattan topu kendisi taşıyarak iş gören bir oyuncu Arda Turan tıpkı Keita gibi. Keita’nın satışının karakteri işaret edilerek meşrulaştırılmasını düşünürsek Galatasaray yönetimi Arda Turan’ı elden çıkartmak için böyle bir fırsat bekliyor olabilir. Hep birlikte bekleyelim ve görelim.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Beşiktaş Taraftarı İçin Yol Haritası


Geçen yıl Galatasaray’ın yürüdüğü yoldan ilerliyor Beşiktaş. Dünya çapında isim yapmış bir hoca, dünya yıldızı transferi, öne çıkan yöneticiler vs… İki ay önce “Yeter Artık” yahut “Gaziantep’e Başkan Olsana” dedikleri başkanlarını bugün, “Şımart Bizi Başkan, Çıkart Bizi Baştan” diyerek selamlıyorlar. Serdal Adalı, -eğer doğru ise- her yıl Quresma kalibresinde bir dünya yıldızı transfer edeceğiz açıklamaları ile gündem yaratıyor. Futbolun kendine has ilginçliklerinden birisi diyip geçmek belki de en iyisi ama bu resmin arka planında yatan anlayışa dair birkaç kelam etmek gerekiyor.

Schuster’in önderliğindeki yeni yapılanma, taraftarları şimdiden heyecanlandırmış olsa gerek ki iki sezon önce el üstünde tutulan Delgado gibi bir oyuncu bile kalite açısından yetersiz görülüyor. Taraftarın gözden çıkarttığı isimler arasında Tomas Zapotocny, Rodrigo Tabata, Rodrigo Tello, Michael Fink ve Filip Holosko’nun da adı geçiyor. Bu oyuncuların ortak özellikleri ise Beşiktaş kulübüne –Fink hariç- yöneticilerin inisiyatifi ile transfer edilmiş olmaları. Asıl ironik olan ise, Sinan Engin’in şapkasından çıkan Zapo ve Sivok ile Sinan Vardar'ın getirdiği Tello’yu ayırırsak, Delgado, Holosko ve Tabata gibi isimlerin yönetimin taraftara yaranma adına takıma kazandırılmasıdır.

Daha takımı 90 dakika sahada görmeyen taraftarlar, Quaresma’nın yanında arkasında oynayan isimlerin kalitesiz olduğunu iddia etmekte. Bu noktada Beşiktaş taraftarının önündeki Galatasaray örneğinden dersler çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Öncelikli olarak Schuster’in Beşiktaş’ta oynatacağı sistem oturtacağı anlayış ile ilgili hiçbir fikrimiz yok. Bu yüzden tek tek isimler üzerine odaklanıp da takım kimyasına bakmadan transfer istemek ya da bazı oyuncuları gözden çıkartmak, şu an bulunduğumuz noktada oldukça anlamsız. Öte yandan, Beşiktaş taraftarı unutmamalılar ki, takımları bu yıl yaklaşık 60 resmi maça çıkacaklar. Türkiye standartlarında 60 maç çıkartmak, fiziksel anlamda olduğu kadar mental anlamda da bizim oyuncularımıza fazla gelmektedir. Galatasaray’ın geçen yıl sene başında yapmış olduğu kondüsyon yüklemesine rağmen 40 maç sonrasında çakılan performansı referans olarak kabul edilmelidir.

Bunun dışında, Beşiktaş yeni kurulan bir takım olarak ilk yıl iyi futbol oynamayabilir ya da sonuca ulaşmada sıkıntı yaşayabilir. Gerçi Real Madrid ve Getafe’de yaptıklarını düşünürsek Schuster’in Beşiktaş’ı, Rijkaard’ın Galatasaray’ı algıladığı gibi bir futbol laboratuarı olarak görmesi bana pek muhtemel gelmiyor. Ancak hocanın ve takımın Türkiye şartlarına ısınması için de biraz zaman verilmeli. Bu klişe noktaları vurgulamamın arkasında yatan nedenler Beşiktaş taraftarının, önlerinde Galatasaray gibi çok özgün ve güncel bir örnek olmasına rağmen şimdiden bütün kupaları silip süpürecek bir takım beklentisine girmesidir. Yönetim, kendilerine bir havuç atmıştır ancak unutmamaları gerekiyor ki bu havucun ömrü uzun süreli olmayabilir. Belki de bu nokrada daha önce kendilerine atılan “havuç”ları hatırlatmak faydalı olabilir:

- Oyun kurucu ya da lider meziyetleri olmayan, kanat orijinli hücuma dönük ortasaha oyuncusu, Mattias Delgado’ya Alex rolü biçilmesi, takım kaptanlığına getirilmesi ve bu hamle sonucu baskıyı kaldıramayan oyuncunun performansının ciddi seviyede geri gitmesi.

- Teknik kapasitesi sınırlı, fizik gücü yüksek Holosko’nun takıma kazandırıldığı 2007-2008 sezonunun ikinci yarısı müthiş bir performans göstererek taraftarın gözünde kahraman olması. Akabinde şampiyonluğun geldiği 2008-2009 sezonunda yardımcı rolde de olsa öne çıkması ve sakatlık sonrasında ritmini bulamadığı için itibarının bir anda sıfırlanması.

- Fabian Ernst’li, Eduard Cisse’li Beşiktaş orta sahasında oyun kurucu niteliklerini kullanarak ön plana çıkan Rodrigo Tello’nun, geçtiğimiz sezon performansının düşmesi nedeniyle yetersiz olarak değerlendirilmesi. (Tello yeterlidir yetersizdir o Schuster’in kararını vereceği bir noktadır. Benim burada hatırlatmak istediğim Tello’nun takım istikrarlı iken katkı yapan bir futbolcu olmasıdır. )

- Çapa tipi defansif ortasaha oyuncusu olmasına rağmen hücuma yönelik görev verilen Michael Fink’in düz bir oyuncu olarak değerlendirilmesi. –Kişisel fikrim, Fink’in Galatasary’ın orta saha problemlerini çözecek oyunculardan birisi olduğu yönünde ki o da bir ayrı yazı konusu olsun-.

- Mehmet Topuz’un Fenerbahçe’ye gitmesi sonucu yaşanan prestij kaybını düzeltme adına, Nihat Kahevci’nin fiziksel durumuna bakılmadan çok yükse bir maliyetle transfer edilmesi; akabinde Nihat’ın performans olarak Aydın Yılmaz’la yarışması.

- Yönetimin taraftarı “10.5” numara beklentisine sokup, 8 milyon dolar bonservisle Rodrigo Tabata’nın -Denizli’nin muhtemelen isteği dışında- transfer etmesi, daha sonra ise yeteri kadar şans verilmemesi.

Bakınız buradan çıkartılması gereken sonuç yönetimin takımın ihtiyaçlarını düşünmeden giriştiği transfer hamleleridir. Bu hamlelerin arkasında yatan nedenler de taraftarı yatıştırmaktır. Burada ben bir oyuncu savunması yapmıyorum var olan duruma yönelik bir çıkarım üzerinden Beşiktaş taraftarının algılarıyla nasıl oynandığından bahsediyorum. Şayet, Beşiktaş taraftarı, yukarıdaki saydığımız oyuncuları yetersiz olarak değerlendiriyorlarsa 2008-2009 yılı şampiyonluğunda Galatasaray ve Fenerbahçe’nin formsuzluğu belirleyici olmuştur argümanını kendileri doğrulamaktadır. Bu yüzden herkesin biraz daha realist ve sakin davranması gerekiyor.

Yönetimler, kendi imajlarını düzeltmek için çeşitli politikalar uygularlar. Kurumsal yapısı kuvvetli takımlar, transferden çok yaptıkları altyapı yatırımlarıyla ya da sosyal sorumluluk projeleriyle imajlarını toplum ve taraftar gözünde iyileştirmeye çalışır. Ancak bizim gibi profesyonelleşememiş bir yapılanmaya sahip “başkan” elinde bakan kulüplerde imaj düzeltme ile manipülasyonun sınırlarını ayırt etmek zordur. Beşiktaş taraftarı tıpkı geçen yıl ki Galatasaraylılar gibi manipüle edilmişlerdir. Şayet işler ters gider rüyadan uyanmak zorunda kalırlarsa… İşte işin en civcivli kısmı o zaman yaşanacaktır.

Herkese tatlı rüyalar diliyorum.

25 Haziran 2010 Cuma

Bir Değer Olarak "Elano"




Dünya kupasında göstermiş olduğu yüksek performans sonucu Galatasaraylı taraftarların çoğunluğunda bir Elano heyecanı aldı başını gidiyor. Gözlemlediğim kadarıyla Galatasaraylı futbolseverler Elano’nun,Galatasaray’daki ilk sezonunda gösterdiği etkisiz performansı, asıl mevkisinde oynatılmamasına ve takım arkadaşlarının kendisini anlamaktaki yetersizliğine dayandırıyor. Gerçekten de, saha içindeki bir çok durum, Elano’nun,başını Arda’nın çektiği bazı oyuncular tarafından görmezden gelindiğini kanıtlar nitelikte.

Saha içi etkenleri bir kenara bırakıp, olaya başka bir açıdan bakacak olursak, geçen sezon Elano’ya ofansif orta saha, orta saha sağ iç, sağ kanat, sağ kanat forvet ve savaşkan orta saha pozisyonlarında şans verildiğini görmekteyiz. Benim bu görüntüden çıkarttığım iki sonuç var:

İlk olarak diyebiliriz ki Elano, sürekli pozisyonu değiştirildiği için gerçek performansını sahaya yansıtamamıştır. Bu önermeye göre düzenli bir mevkiden oynamadığı için Elano’nun verimini düşmüştür.

İkinci sonuç ise, Elano’nun,  kolay vazgeçilecek bir değer olmadığı için kendisinden faydalanılma adına farklı pozisyonda denenmesidir. Buradan varacağımız noktaysa, sezon boyunca uygulanılmak istenen sistem içerisinde Elano’nun verimsiz olması nedeniyle kendisine takımda bir yer açma uğraşının süregeldiğidir.

Galatasaraylıların kendisinden beklediklerini düşünürsek, Elano’nun Lincoln gibi topla cambazlık yapması, Alex gibi oyun zekasını kullanarak arkadaşlarının performansını yükseltmesi ve yeri geldiğinde bir defansif orta saha oyuncusu gibi topsuz oyuna dahil olması gerekmektedir. Maalesef bahsettiğimiz kişi Xavi yahut Iniesta olmadığı için bu beklentilerin karşılıksız çıkması son derece doğaldır. Galatasaray gibi hücum etkinliği dripling kabiliyeti yüksek ve takım oyunundan çok bireysel yeteneklerine abanan iki kanat forvete dayanan bir takımda, Elano gibi bir oyuncunun verimli olamamasından doğal bir şey olamaz. Bu yüzden teknik yönetimin gelecek yıla yönelik olarak bir tercihte bulunması hepimiz adına iyi olacak.

Benim gözüme çarpan bir başka nokta ise Elano’nun performansının Keita ve Kewell’ın varlığında gözle görülür seviyede artmış olmasıydı. Ancak Arda ile Elano yan yana oynadığı zaman görüyoruz ki takımın hem genel performansında da, hem de Elano’nun bireysel performansında çok ciddi seviyede düşüş gerçekleşiyor. Eğer takım, Arda ve Keita gibi iki kanat forvetle hücum yükünü taşımayı düşünüyorsa Elano’nun bu takımda hiçbir şekilde yeri yok. Çünkü kendisi “box to box” olarak tabir edebileceğimiz fizik gücü yüksek ve her yerde basabilecek bir orta saha oyuncusu değil. Bu yüzden Elano, Galatasaray’da bir “değer” olarak ön plana çıkamıyor ve taraftar zaman zaman attığı 2-3 uzun pasa aldanarak ne kadar büyük bir oyuncuyu izlediklerini düşünüyorlar. Elano bu şekilde kullanıldığında büyük oyuncu gibi değil heba edilen bir değer oluyor.

Elano’nun oyun kurucu rolünü üstlendiği, orta sahayı kalabalık tutan bir oyun anlayışı dahilinde daha iyi performans göstereceğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Şayet bu durum, takımın Arda ve Keita’dan feragat etmesi gerektirmekte ve Kewell yahut Kewell kalibresinde bir başka hücum elemanının transferini zorunlu kılmaktadır. Düşünülebilecek bir başka alternatif ise Arda ve Elano’yu birlikte gönderip yeni bir hücum hattı yapılandırmasına gitmek olabilir. Olur da böylesi bir tercih gerçekleşirse takımın Keita ve Baroş üzerine kurulması ve yapılacak transferlerin orta sahaya katkı yapabilecek nitelikte isimler olması gerekmektedir. Şahsi fikrim son tercihin Galatasaray’ın selameti açısından en iyi olduğu yönünde, ancak gelecek ne getirir orasını bilemeyiz. Bir futbolsever olarak temennim şu ki; ne Elano gibi nice değerler bu topraklara gelip mundar olsun ne de bizler futbolseverler olarak 90 dakika boyunca Brezilya milli takımının önemli bir parçası olan isme ana avrat sövelim. Umarım herkes için iyi olan tercihler üstün gelir.

Rijkaard Romantizmi



Anlaşıldığı kadarıyla Türk’ün Frank Rijkaard’la imtihanı önümüzdeki yıl da devam edecek. 2009/2010 sezonunda geriye dönüp baktığımızda iç karartıcı bir resim ile karşılaşmaktayız. Yapılan yıldız transferler hayal kırıklığı yaratmış, Galatasaray son beş yılda altıncı kez yeniden yapılandırmaya gitmek zorunda kalmıştır. Sportif başarısızlığın yanı sıra, Galatasaray transfer politikası olarak yıldız isimlere bel bağlamış bir takım görüntüsü çizmiştir. Bir yıl boyunca Galatasaray’ı futbol laboratuarı olarak kullanan Rijkaard, elindeki malzeme ile kafasındaki sistemi uygulayamayacağını 60 küsür maç sonrasında kabul etmek zorunda kalmıştır. Galatasaray taraftarına ise, takımın başındaki isimlerin yarattığı illüzyonun etkisi dahilinde “buna da şükür” dedirtilmiştir.

Galatasaray’ın son beş yıldaki altıncı yapılandırmasının dayanağı olarak kadro yetersizliği öne sürüldü. Bu argümana göre Galatasaray’ın, Harry Kewell, Milan Baros gibi sakatların yerini doldurabilecek oyunculara sahip olmaması en önemli problem olara servis edildi. Öte yanda orta saha oyuncularının oyunu “iki yönlü” oynama zafiyeti sonucu Elano gibi bir değer asıl pozisyonundan geride bir mevkiye kaydırıldı ve topu oyuna sokmada problemli defans oyuncuları yüzünden takım geriden oyun kuramadı. Ömer Üründül tabiriyle “bloklar arası bağlantılar” kopuk kaldı.

Rijkaard’ın kafasındaki sistemi düşünürsek doğruluk payı taşıyan ancak Galatasaray gerçeklerini göz önünde bulundurduğumuzda saçmalıktan öte olan bu argüman sayesinde yönetim, geçen yıl ki sportif başarısızlığı futbolcuların üzerine yıkıp kendilerini aklayacak bir kanal yaratmayı başarmıştır. Sonuç olarak geçen yılın bana göre özeti kabaca şu şekildedir:

Rijkaard’ı kazmalarla muhatap ettiğimiz için Galatasaray başarısız olmuştur.

Peki o zaman şimdi ne olacak?

Gidenler ve kalanlar henüz netleşmediği için geleceğe dönük bir yorum yapmak mümkün değil. Ancak taraftarların büyük bir çoğunluğu yapılacak iyi takviyelerle takımın Rijkaard elinde düze çıkacağını ummaktadır. Başarı, sayın Adnan Polat’ın da ifade ettiği gibi Rijkaard ile uzun vadede gelecektir; Önümüzdeki yıl sonunda sözleşmesi sona erecek olan Rijkaard ile!

Sonuçta hiç birimiz Rijkaard kadar bu işten anlamıyoruz ancak hazretin tercihlerini düşündüğümüzde Galatasaray’ın, benzer bir oyun anlayışla başarılı olacağı fikri bana uzak gelmekte. Defans yönü sıfır olan kanat forvetlerin (Harry Kewell bu açıdan bir istisna olarak değerlendirilmelidir. Gerek oyun zekası gerek de pas yetenekleri açısından kesinlikle Rijkaard’ın sisteminin adamıdır.) yine defansif yönü çok zayıf olan ofansif orta saha oyuncuları tarafından desteklendiği bu sistemin uygulanabilmesi için, son derece üst düzey fundamental ve taktik bilgisine sahip oyunculara ihtiyaç duyulmakta. Bu sebeple, Keita, Arda ve Elano karakterinde futbolcular bir arada oynatıldığı sürece Galatasaray’ın orta saha problemlerinin, iki orta saha oyuncusu ve topu oyuna sokan bir stoperle çözümleneceğine inanmak, bana son derece iyimser bir yaklaşım gibi gelmekte. Bunun yanı sıra geçtiğimiz sezonun en üst düzey takımları olan Inter, Bayern Münih ve Manchester United’ın oyun felsefesini düşündüğümüzde, yer yüzünde bu sistemi Barcelona ve birkaç istisna dışında uygulayabilecek takım bulmak oldukça zor.

Frank Rijkaard’ın kafasındaki felsefeyi iki yıl gibi kısıtlı bir zaman dilimi içersinde ve Galatasaray’ın sınırlı finansal gücüyle uygulamasını beklemek kanımca hayalciliktir. Asıl trajik olan ise, çok değil iki yıl önce, neredeyse sadece Elano maliyetine kurulan takımın, ülke ve futbolcu gerçeklerini göz önünde bulunduran bir teknik direktör elinde neler yaptığını görmüş bir taraftar kitlesinin Uğur Uçar, Emre Güngör, Barış Özbek, Mustafa Sarp, Mehmet Topal ve Servet Çetin gibi değerleri bir çırpıda “kazma” diyerek harcamasıdır. (Ki takım yeterince mücadele etmiyor dediği için beyinsizlikle suçlanan ve kadro dışı bırakılan Servet Çetin’in bahsettiği noktayı geçen ay verdiği mülakatla doğrulayan Neeskens’i hatırlatmak isterim).

Futbolcular yetersiz olabilir, taktik bilgileri yahut fiziksel durumları Galatasaray seviyesindeki bir takım için düşük olabilir ancak takımın başındaki isimlerin bu malzemeden yeterince yararlandığını düşünebilmek mümkün müdür?

Bence Galatasaraylılar, Frank Rijkaard’a koşulsuz şartsız destek vermeden önce bu sorunun cevabını düşünmelidirler. Aksi takdirde daha çok yabancılara pas vermeyen yeniçerileri, oyunu iki yönlü oynayamayan kazmaları, topu elinden kaçıran kalecileri, kız arkadaşıyla alemlere giden yıldız oyuncuları tartışır dururuz. Sonuçta yönetime ve takımın başındakilere dokunan kimse yok!

Yeniden Yapılanma

Galatasaray başkanı olarak 5 yılda 6 kez yapılanmaya giden Adnan Polat'tan ne eksiğimiz var diyerekten, blogda yenileden yapılandırmaya gidiyoruz. Artık "Ucmalı Kaleci" olarak değil de, duruşumuza, hayat felsemize, başta futbol olmak üzere, müzik, edebiyat, sanat alanındaki beğenilerimize daha uygun olan "ajan provokatör" ismi altında o birşeyler karalamaya devam edeceğiz.

1 Nisan 2010 Perşembe

Rijkaard'ın Arkasında Durmak

Her Galatasaraylı gibi ben de, takımın taşıdığı kültüre son derece şiddetle sahip çıkma eğilimindeyim. Lakin, bu noktada Galatasaray geleneği nedir diye sormak gerekiyor. Herşeyden önce Galatasaray, çelişkilerin takımıdır desek pek yanlış olmaz sanırım. Türkiye'nin en saygın eğitim kurumlarından birisinin bünyesinden doğma bir kulüp olarak, Türkiye'nin "seçkin" kesiminin takımı olmuştur. 1999-2007 yılları arasında, sosyo-ekonomik yönden Türkiye'nin en başarılı iş adamları tarafından çok kötü yönetilerek, ekonomik anlamda Türkiye liginin en "züğürt" takımları arasında kalmıştır.

AliUras'ın başkan olduğu dönemden 2007 yılına kadar olan süreçte, Jupp Derwall ile başlayan ve birinci Karl Heinz Feldkamp dönemiyle en üst noktasına ulaşan, altyapı ve tesisleşme hamlesini gösterek, bu alanda Türkiye'nin öncü kulübü olmuştur. Bu sebepten ötürü Galatasaray'ın teorik anlamda transfer politikası yetenekli futbolcuları genç yaşlarda keşfedip bunlara PAF ya da A takım seviyesinde şans vererek kazanma olmuştur. Bu açıdan Türkiye'den bir Barcelona çıkacaksa teorik anlamda buna en yakın takım olarak Galatasaray'ın gösterilmesi, salt Galatasaray taraftarlarının narsist bir tahayyülü değildir.

Sayın Adnan Polat, bu sürece en başında, yönetici olarak dahil olan isimlerden birisi olup "futbolu bilen başkan" olarak diğer kulüp başkanlarından farklı bir konumdadır. 1994 yılında asbaşkan olduğu dönemde, -her ne kadar mutlu sonla bitmese bile- Hakan Şükür'ü Torino'ya neredeyse zorla gönderip, Türk futbolcusunun Avrupa pazarında yer alması yolunda önemli bir adım atmıştı. Eğer Hakan Şükür o dönemde daha farklı bir performans gösterip başarılı olsaydı bugün Türk futbolcusunun Avrupa'daki konumu çok daha iyi olabilirdi. Sadede gelecek olursak, Adnan Polat bu gün Galatasaray'a özgü olduğu iddia edilip, Galatasaray taraftarının gururunu okşayan bütün bu değerlerin inşa sürecinde doğrudan iştirak etmiş önemli bir isimdir.

Bugün gelinen noktayı düşünecek olursak, bütün bu geleneğin tam zıddı yönde, takımın ihtiyaçlarına bakılmadan, tonla para akıtılan "yıldız" futbolculardan kurulu "Los Galacticos Turka"'nın baş mimarı konumundadır. Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor, Harry Kewell, Milan Baros, Kader Keita ve Elano Blummer, Frank Rijkaard, Johann Neskeens gibi isimleri Türkiye'ye getirmek büyük meziyettir ve Türk futbolunun marka değerini yükseltme açısından çok önemli hamlelerdir. Ancak bu büyük isimlerin transferine imza atan isimlerin, sonraki süreçleri aynı başarıyla yönetemediğini görmek bir o kadar da şaşırtıcıdır. Kalli'nin işine karışılmasından tutun, Skibbe'nin kellesini almak için Ümit Davala'nın harcanmasına; takip eden süreçte Skibbe'nin gönderilmesinden -ki bence gönderilmesi için oldukça geç kalınmıştı- yerine Bülent Korkmaz'ın getirilmesine -muhtemelen aklı selim bir çok taraftar, Skibbe'nin yerine Korkmaz gelecek deseler sezonun Skibbe ile bitirilmesine daha sıcak bakardı- kadar olan süreçte, Sayın Polat farklı dönemlerde birlikte çalıştığı isimlerin arkasında olduğunu ve bu kişilere güvendiğini ifade etmişti. Bugün aynı senaryoda Frank Rijkaard'ın adı geçmekte ve Sayın Polat, bu kişinin arkasında olduğunu ifade etmekte.

Açıkçası Rijkaard'ın yerinde olsam şimdiden valizlerimi toplardım ancak Sayın Polat'ın Beşiktaş'ın daha önce Del Bosque'de yapmış olduğu hatayı tekrarlamayacak kadar olgun olduğunu düşünüyorum. Şayet, Rijkaard'ı göndermek Galatasaray'ın ve Türk futbolunun Dünya'daki imajını ciddi bir biçimde zedeleyecek hamledir. - ki sportif anlamda Türkiye ve

Galatasaray gerçeklerinden uzak bir yönetim sürdürerek Rijkaard gönderilmeyi hak etmiştir-
Çünkü daha geniş anlamda bakarsak Sayın Polat, Rijkaard'ı da gönderirse, Galatasaray'ın 2008/2009 sezonunda başlamış olan "Fenerbahçelileşme" süreci tamamlanmış olacaktır ve bu durum Adnan Polat'ın her anlamda "Aziz Yıldırımlaşması" sonucunu doğuracaktır. Bu sebepten ötürü Adnan Polat bu sefer sözünün eri olmak durumundadır. Aksi takdirde Galatasaray'ın kaybedeceği Fran Rijkaard gibi bir isimden çok daha fazlası olacaktır.

31 Mart 2010 Çarşamba

Derbi Özel: Rijkaard'ın Galatasaray'ı

Futbol orta sahasız olmuyor. Geçen yıl Skibbe’nin Galatasaray’ını bitiren, ileri alanda basit top kayıpları ve defansa hiç destek vermeyen dört oyuncuyu bir arada oynatma girişimi olmuştu. Skibbe’nin Galatasaray’ı doğru sistemle oynuyordu ancak orta saha direnci Lincoln, Baros, Kewell ve Arda’yı bir arada taşımaya yetmiyordu. Son beş yıla dönüp baktığımızda Hagi döneminden sonra Galatasaray’ın ortasaha direncinin Kalli dönemi dışında hep sallantıda olduğunu görmekteyiz. Belki de bu noktada Kalli’nin niteliklerine odaklanmak bize daha iyi bir fikir verebilir.
Kalli’yi Skibbe ve Rijkaard’dan ayıran en temel özelliğin rasyonellik ve içinde bulunduğu koşullara uyum sağlama olarak tanımayabiliriz. Kendi prensiplerinden ödün veren birisi değildir Kalli -tıpkı Rijkaard gibi- ancak Kalli’yi Rijkaard’dan ayıran en önemli nokta bunu yaparken içinde bulunduğu koşulları, elindeki malzemeyi ve Türkiye’de oynanan futbolun özelliklerini gerçekçi bir şekilde göz önünde bulundurmasıdır. Kalli’yi Rijkaard’dan daha büyük yapan özellik budur. Kalli döneminde beğenilmeyen Galatasaray’ın en önemli özelliği , (tıpkı hazretin 92’de kurduğu takımda olduğu gibi ) sahanın her yerinde basan fizik-kondüsyonu yüksek bir “ekip” olmasıdır. (Mehmet Cansun’un tabiriyle“Çin Ordusu gibi Saldıran) Kalli bunu Mehmet Topal, Emre Güngör, Barış Özbek, Serkan Çalık, Orkun Usak, Volkan Yaman, Orhan Ak, Mehmet Güven, Uğur Uçar gibi oyuncularla yapmıştır.

O dönemde Galatasaray’ın oynadığı futbol kalitesinin yüksek olduğunu iddia edemeyiz ancak popüler bir örnek vermek gerekirse Galatasaray, o kadro ile Şükrü Saraçoğlu stadında Fenerbahçe’ye pozisyon vermeden sekiz net gol pozisyonu bulan bir oyun ortaya koymayı başarmıştır, gol atmayı başaramamıştır ayrı konu. Bugün geldiğimiz noktada ise o dönemki sistemin içersinde başarılı olan futbolcuların iki yılda nasıl oldu da geriye gittiğini tartışan arkadaşlara bu futbolcuların başarılı olduğu sistemi hatırlatmak istiyorum. Mehmet Topal, Kalli döneminde hiç yoktan parlamıştı, bunu yaparken solunda Ayhan sağında Barış oynamaktaydı.

Kalli’nin uyguladığı sistem doğrultusunda Barış ve Ayhan orta sahada onların ilerisinde Serkan Çalık ve Hakan Şükür ise ön alanda pres yaparak Mehmet Topal’ın parlamasına imkan veren ortamı hazırlıyorlardı. Mehmet Topal’ın iki yönlü oyunu defansif anlamda hiçbir katkı yapmayan 5 hücum elemanı arkasında bir şey ifade etmez, edemezde. Essien gibi tek kişilik ordu tipi bir futbolcu bile bu yükün altından kalkamaz.

Rijkaard’ın Galatasaray’ı Kalli yahut Skibbe’nin ki gibi değil. İşine kimse karışmıyor. Kimse ona neden böyle yaptın diyerek hesap sormuyor. Hep destek tam destek! Ancak ortaya çıkan sonuç kimseyi memnun etmiyor. Galatasaray’ın bir yıl içersinde Barcelona’ya dönüşmesini bekleyecek kadar hayalci olmamak gerekiyor. Barcelona’nın bugünkü konumuna ulaşmasında 1973’den itibaren atılmış bir temel olduğunu unutmamak gerekiyor. Ancak ben 1992’de Kalli’nin attığı temelin üzerine 2000 yılında UEFA Şampiyonu olmuş bir takımın emekleme, zirveye çıkma ve dibe vurma dönemlerini görmüş birisi olarak, iki yıl önce minimum maliyetle temelleri atılan iyi bir yatırımın şu an nasıl böylesine tüketildiğini anlayamıyorum. Maddeler halinde bu tüketilmişliği ifşa etmeyi, Galatasaray rakiplerine minimum 3 gol attığı günlerden beri bu sistemi eleştiren birisi olarak boynumun borcu olarak görüyorum. İşte benim yazmayı bıraktığım günlerde Rijkaard’ın Galatasaray’ı ile ilgili tuttuğum notlardan bir demek:

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı hücum futbolu oynuyor. Doğru! Rijkaard’ın Galatasaray’ının hücum futbolu oynamaktan başka bir çaresi yok çünkü oyun felsefesi yediğinden çoğunu atmak üzerine kurulu. Bunun sebebi de stem ve diziliş gereği bu takımın gol yemeden maç bitirmesi çok zor olmasıdır.

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı Total Futbol oynama derdinde (mi) dir? Pressiz Total Futbol oynamak mümkünse, evet. Eğer ortada aksayan bir şey var ise bunu görüp de önlem alması gereken kişiler kimdir? Rijkaard ve Neskeens. Ortada aksaklık var mıdır? Takımın minimum 3 gol attığı günlerden beri vardır. Alınan önlemler nedir? Hiç. Olsun, Büyük hocalıkta olur böyle şeyler diyelim.

-“Rijkaard’ın Adaleti”’nden nasibini alanlar Ayhan Akman, Barış Özbek, Kader Keita, Caner Erkin, Emre Güngör ve son olarak Servet Çetin oldu. Bunun dışında Elano, oynadığı tüm maçlarda takıma sırf varlığıyla, bu saydığım oyuncuların bireysel hatalarından daha fazla zarar vermiş birisi olarak hep sahada kaldı. Kewell, Nonda, Arda, ve Giovani, bu isimler performanslarının süründüğü dönemlerde bile sahada kaldılar, ve maalesef hep beraber sahada kaldılar. Demek ki Rijkaard’a göre bütün oyuncular eşit ama bazıları daha eşit! Galatasaray, kesinlikle hak edenin forma giydiği bir takım değil. Hoş, öyle bir takım hiç olmayabilir de!

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı, bir hücuma yönelik orta saha oyuncuyu, iki kanat forvet ve bir santrafor ile oynuyor. Bu beş oyuncu 30 metrelik bir alanda kendi aralarında mevki değiştirirken 60 metrelik alandan iki defansif orta saha oyuncusu sorumlu oluyor. Fenerbahçe maçının ilk yirmi dakikasında Fenerbahçe’nin Barcelona gibi pas yapmasının sebebi de bu diziliştir. Lakin beklenilen an gelip de gol yenildiğinde suçlanılan kişiler defans oyuncuları oluyor. İşin komiği, sadece Fenerbahçe maçına bakacak olursak beş oyuncu ile Galatasaray’ın bulduğu pozisyon sayısı 3. Diyebilirsiniz ki Galatasaray bu sistemle Fenerbahçe ve Trabzonspor’a pozisyon vermedi; tamamen katılmakla birlikte rakibin kadro yapılarına bakılmasını şiddetle öneririm. Galatasaray 4-4-2 oynayan Atletico Madrid’e karşı orta sahayı beşlediğinde bile deli gibi açık vermişti çünkü orta sahayı beşleyen oyunculardan 3’ü defansif yönü sıfır olan oyunculardı. Rakip önemli bir etken.

-Rijkaard’ın Galatasaray’ı rakibe bakmadan kendi oyununu oynar. Geriden paslaşarak oyun kurar: Şimdi bu biraz içecek ayran yokken BMW ile helaya gitmeye benziyor. Bu yüzden Galatasaray ligin durdurulması en kolay takımlarından birisi haline geldi. Tüm iş yükü Sarp ile birlikte oynayan adamın üzerine yıkıp Galatasaray anlamsızca geri ve yan pas yapan (Neill hariç) defans oyuncularının hata yapmasına bakıyor. Eğer stoperler topu kaybetmezse karşımıza iki senaryo çıkıyor.

-Birinci senaryoya göre top anlamsızca ileriye doğru şişirilecek ve Galatasaray takımının yarısı ilerde ve kanat bekler orta sahaya yakın iken, rakip kontra atağa çıkacak.


-İkinci senaryoya göre stoper topu önündeki defansif ortasaha oyuncusuna verecek. Defansif orta saha oyuncusu ya yan pas yapıp topu geri alıp diğer kanada yan pas yapacak. Ya da hiç yanlara çalışmadan direk aldığı topu stopere geri pas ile iade edecek. Galatasaray’da topla oynama yüzdesinin yüksek olmasının yegane sebebi de budur.

Bu tespitleri uzatmak ve genişletmek mümkün ancak şimdilik bunlar yeter. Lig sonunda bir değerlendirme ile genel görüntüye tekrar bakmak yerinde olacaktır. O zamana kadar haksız çıkmak umuduyla bu oturumu kapatıyorum.

30 Mart 2010 Salı

Nerde Kalmıştık?

Tezin biteceği yok.O açıdan dükkanı boş bırakmanın da bir alemi yok; kaldığımız yerden devam edeceğiz, edebildiğimiz kadar. Açıkçası yazmadığım dönemde kendimi tekrar etmek zorunda kalmadığım için mutluyum. Çeşitli bloglarda yazar arkadaşların Galatasaray, Rijkaard ve uygulamaya çalıştığı sistem ile ilgili iyimser yazılarını okudukça dilimi ısırdım. Bir ara Trabzonspor ile oynayan kupa maçından sonraki dönemde umutlanır gibi oldum ancak Kasımpaşa maçından sonra 4-2-1-3'e dönüş ile içimde kalan son umut ışığı da sönmüş oldu. Bu sistemin neden Galatasaray'da uygulanamayacağının analizine girmek istemiyorum. Futbol orta sahada oynanıyor, Galatasaray'ın kaybı da bu zaten. Rijkaard, çözümü elindeki malzemede aramadığı sürece yahut Xavi ve Iniesta'yı getirmediği sürece bu sistem işlemeyecek. Rijkaard, 50 küsür kere aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç almayı bekledi, olan taraftara oldu. Olmaması normal. Neden olamadı? İşte onun cevabını ayırca bir yazı ile vermeye çalışacağım:

Rijkaard'ın Galatasaray'ı: Yazacak pek bir şey yok ama çalışacağım...

29 Kasım 2009 Pazar

Kendini Tutamamak ve Bir Soru




Bursaspor yenilgisinin Galatasaray taraftarında "maymun gözünü açtı" etkisi yarattığını söyleyebiliriz. Eleştiri, küfür, kıyamet gırla giderken gördüğünüz üzere ben de yeminimi bozup bu heyhulaya dahil olma fırsatını kaçıramazdım.

Futbol blogların da ve medyada Rijkaard'ı ve sistemini eleştirenlere "sabır-sebat" telkin edildiğini görüyorum. Zira Rijkaard'ın oyun felsefesinin ve oturtmak istediği sistemin, istenilen sonuçları verebilmesi için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğu yazılıp konuşulmakta.

Bu noktada kafama takılan bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum:

Rijkaard'ın Barcelona'da oturtttuğu oyun sistemi ve felsefe ile Galatasaray'ın bugünkü sistemi ve oyun anlayışı arasındaki bir benzerlik yahut bağlantı var mıdır? Var ise bunlar nedir ?

Bana birisi üşenmeyip bunları açıklarsa seve seve cahliiğimi kabul edeceğim; bunu yapabilecek kadar kendimle barışığım.

Rijkaard'ı ve oturttuğu felfesefeyi Galatasaray 3 gol ortalamasıyla oynadığı dönemden beri eleştiren birisi olarak şunu hatırlatmak istiyorum. Mesele, skor yahut Galatasaray'ın puan tablosunda bulunduğu durum değil; saha da gösterdiği futboldur. Mesele, Galatasaray'ın elindeki malzemeye uygun olmayan bir sistem ile sahaya çıkıp rakibin emeğini ve oyununu göz ardı eden bir mantıkla yönetilmesi ve bunun sonucunda kötü sonuçlarla karşılaşılmasıdır. (Manisaspor maçında iki takım da sahaya 4-3-3 dizilişi ile çıkmıştı. Aradaki tek fark Manisaspor'un ileri üçlüsü sürekli hareketli iken Galatasaraylı baronların 10 dakikada 20 ye yakın top kaybı yapıp topsuz alanda etkisiz olmamalarıydı.)

Bu durumun önüne; yaptığı işi ciddiye alan ve içinde bulunduğu ortamın gerçeklerin farkında olan bir teknik patron ile geçilebileceği bana daha muhtemel görünmektedir. Zira Rijkaard kendisini Özbekistan'da Bunyodkor çalıştıran Scolari gibi hissediyorsa bu durumdan Galatasaray'ın ve Türk futbolunun kazancı zaten olmayacaktır.

Rijkaard problemi, taktik bilgi yetersizliği, idari yönetim beceriksizliği, B planının olmaması yahut karizma eksikliği değildir. Problem, Galatasaray'ı ve Türkiye ligini algılayışı. "Ben yaptım oldu" mantalitesiyle hareket etmesidir. Kendisinin, Barcelona'nın başındayken sahaya 4 forvetle çıktığı ya da ortasahayı 4 defansif adam ile parsellediği görülmemiştir. İşini ciddi yapacak insanlar ve futbolcular ile çalışıldığı takdirde bu problemlerin uzun vadeli planlarla çözülebileceğine inanıyorum.

Kaldı ki çözüme giden yol zaman geçtikte daha da radikal önlemlerin alınmasını dayatacak gibi görünüyor. Bu noktada üstadın laflarını hatırlatmak gerekiyor: "Daha iyi bir dünya için, Batsın bu dünya"

18 Kasım 2009 Çarşamba

PAUSE!

Tez mesaisi nedeniyle Mayıs 2010'a kadar dükkanı kapatıyorum

29 Eylül 2009 Salı

Şampiyonlar Ligi Mesaisi: Bu Lafı Kim Söyledi?



"Benim kariyerimle ilgili ......nın çok önemi yok. ...... benim kariyerimde artılar veya eksiler oluşturmayacaktır. Ben 20 yıldır Türk ....... damga vuran bir isimim"


a) Ajdar Anık

b) Sinan Engin

c) İbrahim Tatlıses

d) Mustafa Denizli

Not: Fatih Terim'e kardeş geldi! Kutlu Olsun!

Mesut Özil Project






Hepimizin bildiği gibi Mesut Özil’in Alman ulusal takımını seçmesi memleket gündemini uzunca bir süre işgal etti. Yaşadığımız topraklarda “Türk” olmanın esas şartı olarak Türkiye ve Türklüğe kayıtsız şartsız bağlılık gösterildiği için Mesut’un tercihi tepki topladı. Çocukcağız her fırsatta kendini Türk olarak da gördüğünü ve her iki topluma ait olduğunu dile getiriyor ama nafile!

Bu olay üzerine çok yazıldı çok çizildi biliyorum ama dikkati Alman futbol federasyonunun Mesut’un tercihini, nasıl kullandığına çekmek istiyorum. Mesut Özil, Almanya ulusal takımı için yetenekleri üst düzey bir hücum oyuncusundan daha fazlasını ifade etmekte. Bu açıdan Türkiye’nin kaybı bazı yazarlarımızın işaret ettiği gibi sadece bir “hücuma yönelik orta saha oyuncusu” değil.

Mesut, Alman milli takımı formasını resmi maçlarda giydikten sonra Alman medyasında çıkan haberlerde kendisi Almanya’nın geleceği, milli takımın lokomotifi vb. olarak değerlendirildi. Alman futbol federasyonun en önemli sorunlarından birisi şüphesiz yetenekli misafir işçi çocuklarının ulusal takım tercihlerini kendi lehine çevirememek.

İş ulusal düzeyde tercih yapmaya geldiğinde devreye bir çok değişken giriyor ama Almanların Mesut üzerinden oluşturdukları yeni iletişim stratejisi Almanyalı Türk futbolcuların tercihlerini etkileyecek radikal değişimi anlatmayı hedefliyor. Adım adım ilerleyen bir süreç bu.

İlk etapta Mesut’un tercihini Alman ulusal takımından yana yapmasını sağlayacak kişisel garantileri verdiler. Mesut, basına verdiği demeçlerde “Birlikte oynamayı hayal ettiğim insanlarla, hayal ettiğim kişi olmak için” mealinde demeçleriyle bu etabın nasıl geliştiğinin ipuçlarını verdi. Yani klasik “Biz Türküz diye bizi ikinci planda tutuyorlar” tezini çürütmeye yönelik bir hamle.

Burada enteresan olan nokta Mesut, Alman milli takımında oynayacak ilk Alman kökenli olmayan oyuncu değil. Miroslav Klose ve Lukasz Podolski Polonyalı, Kevin Kuranyi Brezilyalı Mario Gomez ise İspanyol. Alman Futbol Federasyonu belli ki Güney Doğu Avrupa kökenli göçmenlerin özellikle de Türk kökenli oyuncuların ve alttan gelecek yeni yeteneklerin tercihini değiştirmeyi hedef almıştır.

İkinci etapta Mesut forma giydi ve özellikle Michael Ballack gibi Almanya’nın futbol ikonlarından birisiyle karşılaştırıldı. Basında yer alan fotoğraflarla yaratılmak istenen “Türk Ballack, Alman ulusal takımında” mesajı böylelikle pekiştirilmiş oldu. Biz alıngan ve çabuk celallenen duygusal bir toplumuz o yüzden bakınız Mesut takımda sıcak karşılandı kimse ona Türk gibi davranmıyor Alman’dan hiçbir farkı yok (Kaldı ki o takımda kaç “Alman” olduğu da başka bir konu) deniliyor.[ İş burada da Alman zihniyetinin çatlaklarından birisine denk geliyor aslında. “Alman değil ama Alman gibi” bu nice entegrasyondur diyesim geldi]

Kaldı ki Mesut, yaşantısı ve kişiliğiyle de Almanların “misafir işçi çocukları” için kullandığı bir rol model-kullanıcı imajı olarak sunulmaya başladı. Bunun en basit örneği 27 Eylül Almanya genel seçimlerinde gençlerin oy kullanmasını teşvik etmeye yönelik Mesut’un kampanyada yer alması oldu.

Türkiye’nin kaybı kesinlikle “sadece bir oyuncu” değil. Futbol, ülke imajını düzeltmede ve Türkiye’nin reklamını yapmada çok önemli bir araç olabilir (iyi kullanıldığı takdirde). Fakat Türk tarafına dönecek olursak Almanya kökenli ulusal takım oyuncuları Türkiye’yi tercih etmeye yönelik motive edici hiçbir bilinçli ya da bilinçsiz bir karşı strateji mevcut değil.

Aksine Yıldıray Baştürk’ün küstürülmesi, Malik Fathi için “Biz onu Arap sanıyorduk” açıklaması yapılması ya da Halil Altıntop’un Avrupa Şampiyonası kadrosunda dahil edilmemesi gibi olayları düşündüğümüzde bu gençlere “Beğenmiyorsanız tercih etmeyin kardeşim” diye dile getirilecek bir karşı mesaj verildiği bile söylenebilir.

“Mesut Özil Project” de bir sonraki adımda ise neler olacağını kestirmek güç ancak biraz müneccimlik yapacak olursak, “Almanya ulusal futbol takımının kaptanı bir Türk…” görürsek şaşırmamız gerekiyor. Herhalde böyle bir durumda Dr. Göebbels’i mezarında ters dönerdi. Ancak böylesi damardan bir eylemin gerçekleşmesi Almanya koşullarını düşündüğümüzde pek gerçekçi gelmiyor.

Nitekim Almanya futbol konusunda bir Fransa olabilmiş değil. Ülke bünyesinde Fransa’ya oranla daha fazla göçmen –pardon “misafir işçi” en azından Fransa’da bu kişiler göçmen olarak değerlendirilebiliyor- barındırmasına rağmen Fransa’nın Aimee Jaquet önderliğinde 1998’de yapmış olduğu atılımın bir benzerini gerçekleştiremediğini görüyoruz.
Aradaki farkı tasvir etmeye yönelik, Fransa’nın daha fazla yatırım yapması yahut tesisleşme gibi teknik açıklamalar getirmek pek mümkün değil. Almanların, Almanya’da yaşayan göçmenler için kullandığı “misafir işçi” terimi aslında iki ülke arasındaki zihniyet farkını yansıtıyor. Almanlar, bu yetenekli gençlerin ailelerini zamanı geldiğinden geri dönecek insanlar olarak görmek için çok büyük uğraşlar verdi. Ancak durumun öyle olmadığının da bilincindeler.

Jean Paul Sartre’ın Almanlarla Fransızlar arasındaki farka yönelik bir çıkarımı belki Almanya’nın neden “misafir işçi” çocuklarından neden yeteri kadar yararlanamadığını açıklıyor:

“Biz Fransızlar, Almanlar gibi ülkemize kayıtsız şartsız desteklemeyiz. Ülkemiz, bize güzel yaşam olanakları sağladığı ölçüde destekleriz”

Şimdi bir deneme yapıp bu çıkarımda “Almanlar” yerine “Türkler”i koyalım, bakalım arada bir fark olacak mı? Bol şanslar Mesut! Yolun açık olsun!
Devamı var:
Arda Turan Project: Galatasaray’ın Yeni Yüzü

2 Eylül 2009 Çarşamba

Kapıdaki Tehlike!



Geçtiğimiz transfer döneminde Beşiktaş’ın hamleleri tartışma konusu oldu. Delgado ve Nobre’nin yüksek maaşları, İsmail Köybaşı ve Tabata’ya ödenen yüksek bedeller derken futbol severlerin gündemi “8 milyon dolar verseler Tabata’yı mı alırsın Elano’yu mu?” gibisinden önermelerle işgal edildi.

Beşiktaşlı futbolcuların kontratlarına baktığımızda ise yakın gelecekte çok maraz yaratacak bir tablo ile karşılaşıyoruz. Şayet Mayıs 2010’da sözleşmesi bitecek oyuncular; Rüştü Reçber (36), Hakan Arıkan (27), Korcan Çelikay (21), İbrahim Kaş-kiralık- (22), İbrahim Üzülmez (35), İbrahim Toraman (28), Serdar Özkan (22), Uğur İnceman (29), Yusuf Şimşek (34), Bobo (23) ve son olarak Holosko (24). Tabi ki Mustafa Denizli’yi de unutmayalım.

Önümüzdeki transfer sezonunda, Beşiktaş’ın oyuncularına verdiği maaşların tartışma konusu olması muhtemel görünüyor. O zaman da futbol severlerin gündemi “Sence Elano mu yıllık 3 milyon euro maaşı hak ediyor yoksa Holosko mu?” gibisinden muhabbetlerle meşgul olur. Allah Beşiktaşlıya sabır versin.

Bülent Uygun: En Asil Duygunun İnsanı


Nasıl başlamıştı bak nasıl bitti / En güzel duygular, silindi gitti / Nasıl da sevmiştim bilirsin seni / Ayrıldık sevgilim doymadım sana
Tabiri caizse, Müslüm Baba’nın İstiklal Marşı'dır Hasret Rüzgârları. Şarkıda, imkânsız bir aşkın içinde oldukları için kavuşamayan iki sevgilinin hikâyesinden kesitler vardır. Ancak şarkı o imkânsızlıkları açmaz, dinleyicinin hayal gücüne bırakır. Kimbilir, belki de bu sayede Hasret Rüzgârları’nın verdiği duygu yoğunluğuyla dinleyicinin kendisini bağdaştırması hedeflenmiştir.

Sivasspor’un ligde ve Avrupa’da yaşadıklarını düşünürsek, taraftarlarınruh halini açıklayıcı bir yaklaşım getirmek için böyle bir girişi uygun gördüm. Bir yerde başarıyı sahipleniyorsanız, başarısızlığı da sahiplenmeniz gerekir.

Bu noktada bütün sorumluluk bizim "asker" Bülent Uygun’un omuzlarına yüklenmiş durumda. Kendisi ile ilgili sağda solda, arkadaş meclislerinde yahut futbol forumlarında duyduğum kadarıyla Sivasspor taraftarı dışındaki kitlelerden “Beter olsun!” nidaları yükselmekte. Geçen yılki Mourinho vari çıkışlarını düşünürsek açıkçası bu durum pek şaşırtıcı da değil.

Aslına bakılacak olursa kendisi bu topraklarda çok takdir edilmiştir. Sivasspor’da kısıtlı bütçeyle son dört sezonda yaptıkları düşünülünce zaten takdir kendisinin en büyük hakkıdır. Ancak görülen o ki bir yerde bir şeyler korkunç bir şekilde ters gitti ve Sivasspor tepetaklak oldu.

Açıkçası Bülent Uygun yeni sezonda takımı gençleştirip geniş çapta bir kadro revizyonu planlamıştı. Sivasspor, bu uğurda feda ettiği üç oyuncusunun eksikliğinin bedelini çok ağır bir şekilde ödedi. Bu oyuncuların başında bence Mamadou Diallo geliyor. Yetenekleri kısıtlı olmasına rağmen güçlü fiziği ve mücadeleci yapısı dışında oyun zekası ile gerek stoper , gerek defansif ortasaha oyuncusu olarak Sivasspor'un savunma kurgusuna derinlik sağlıyordu. Bir diğer önemli kayıp ise kuşkusuz Bilica. Kendisi, lider vasıflarıyla her Anadolu takımında doğrudan oynayabilecek kalitede, güvenilir bir oyuncu. "Büyük takım oyuncusu" olup olmadığı ise biraz tartışılır.

Diallo ve Bilica’nın boşluğunu Yasin Çakmak ve Pieter Mbemba ile doldurma hamlesi fena bir şekilde geri tepti. Bunun sebebi bu iki oyuncunun yeterli fiziksel özelliklerine karşın oyun zekası ve pozisyon bilgisi açısından son derece zayıf olmalarından kaynaklanıyor.Gidişi ile Sivasspor’un takım kimyasını derinden etkileyen üçüncü oyuncu ise Herve Tum. Açıkçası Bülent Uygun’u, Tum gibi ligimize ilk geldiğinde “kalas” sıfatını kazanmış bir oyuncudan gezici forvet / hücuma yönelik ortasaha oyuncusu olarak verim alabildiği için kutlamak gerekiyor. Sivasspor adına büyük bir futbol kazanımıydı Herve Tum. Yerine düşünülen Omotoyossi'nin transferinin gerçekleşmemesi üzerine bitpazarının rahmeti diyebileceğimiz Ersen Martin’e kaldılar.

Velhasıl bu saydıklarımız dışında, transferi gerçekleşmeyen Hamed Namouchi ve Robert Enke ile birlikte dünya transfer literatürünün “tek maçlık transfer” başlığına adını altın harflerle kazıyan Hamer Bouzza var. Her iki oyuncu da hem kanat hem de hücuma yönelik ortasaha oyuncusu olarak Sivasspor’un yaratıcı oyuncu eksikliğini gidermeye yönelik hamlelerdi ancak olmadı, olamadı. Karşıyaka’dan kazandırılan yetenekli genç Cihan Yılmaz da problemlere (henüz) derman olamadı. Bugün gördüğüm kadarıyla, son dakikada Tabata’ya sarılan Beşiktaş gibi Sivasspor da Gabon'lu bir ortasaha oyuncusuyla anlaşmış. Umalım bu oyuncu da Namouchi ve Bouzza ile aynı kaderi paylaşmaz.

Sivasspor’un gerçekleşebilen transferlerimize baktığımızda Akeem Agbetu, Erman Kılıç ve Uğur Kavuk dikkat çekmekte. Bülent Uygun geçtiğimiz iki sezondaki gibi Mehmet Yılmaz yerine Ersen’i dikip uzun toplardan medet ummasaydı, Erman ve Agbetu hücum için gerek kanatlarda gerek forvet hattında Sivasspor’a daha faydalı olabilirlerdi. Özellikle ikinci Shaktar Donetsk maçında sürekli hareket halinde oldukları için oyuna getirdikleri dinamizm dikkat çekiciydi. Uğur Kavuk için çok fazla bir şey söylemeye gerek duymuyorum. Milli takım seviyesinde oyunu iki yönlü oynayabilen bir sağ beke sahip olmak her takım için büyük bir kazanımdır.

Galatasaray’ın sağ bekteki seçeneklerini düşünürsek, Abdurrahman ve Uğur gibi iki çizgi üstü sağ kanat savunucusunu kadroda bulundurmak büyük lüks. Yazıyı Sivasspor’un, geçtiğimiz sezonki fizik kondüsyon bakımından üst düzey bir takım görünümünden üst üste 2 maç kaldıramayan bir ekip hale nasıl düştüğü sorusunu sorarak bitirelim. Sivas'taki "La ilahe illallah” bile Sivasspor’lu oyuncuların kendilerine iyi bakmasına yetmemiş demek ki.

Ve şimdi de biraz müneccimlik:

Bülent Uygun büyük ihtimal bu yıl da görevinin başına kalacaktır. Muhtemel bir “geri dönüş” ile egosu şimdikinden 5 kat daha fazla şişecektir. Günlük değerlendirmelerin gazabına uğramış birisi olarak kendince intikam hamleleri yapacaktır. Olası bir “iyi” geri dönüş sonrası demeçleri ve çıkışları ile de çok daha itici olacaktır. Bu potansiyeli maalesef kendisinde görüyorum.

Üç yıl önce “Ben sadece işimi yapıyorum” diyen en asil duygunun insanını arıyoruz. Bu memleket sadece işine bakan ve işini "iyi" yapanlara bu kadar muhtaçken kendisini bu şekilde görmek insanı ister istemez üzüyor.

Transfer Döneminde Sivasspor:

Gelenler: Pieter Mbemba (FC Eindhoven),Bruno Zita Mbanangoye (Dinamo Minsk),Yasin Çakmak (Fenerbahçe),Uğur Kavuk (Antalyaspor),Erman Kılıç (İstanbul B. B.),İbrahim Şahin (Hacettepe),Kadir Bekmezci (Hacettepe),Ferhat Bıkmaz (Hannover 96),Akeem Agbetu (Kocaelispor),İbrahim Ülüm (Belediye Vanspor),Ersen Martin (Recreativo Huelva),Cihan Yılmaz (Karşıyaka)

Gidenler: Murat Erdoğan (Kasımpaşa),İbrahim Ülüm (Diyarbakırspor),Erbay Eker (Üsküdar Anadolu),Mehmet Yazıcı (Üstüdar Anadolu),Mert Bulut (Keçiören A.Ş.),Samed Maviş (Konya Şekerspor),Faruk Bayar (Ankaraspor),Mamadou Diallo (Diyarbakırspor),Da Silva Bilica (Fenerbahçe),Herve Tum (İstanbul B. B.),Kanfory Sylla (İstanbul B. B.),Pini Felix Balili (Antalyaspor),Sergio Pacheco Oliviera (Bakü),Mohamed Ali Kurtuluş (Kocaelispor)Eyüp Kadri Ataoğlu (Ç.Rizespor),Emre Efe (Darıca Gençlerbirliği),Tayfun Emre Yılmaz (Sakaryaspor),Murat Yılmaz (Bursa Nilüferspor),Ilgar Gurbanov,Sezgin Bektaş (Kırşehirspor),Şamil Ünal (Tokatspor)

1 Eylül 2009 Salı

Ankaraspor: 0 Galatasaray: 2 "Laboratuar Futbolu"



Vladmir Lobanovoski’nin futbol literatürüne kazandırdığı bir terim“Laboratuar Futbolu” . Galatasaray için geçen kötü bir gecenin ardından yazıya böyle bir başlık seçmemin sebebi ise Lobanovski’nin anlayışından ayrı olarak Galatasaray’ın Rijkaard ve Neeskens elinde bir futbol laboratuarı haline geldiğini düşünmemden geliyor. Tobol maçından bugüne her maçta farklı kadrolarla sahaya çıkan ve sonuç olarak istediğini alan bir Galatasaray görüyoruz. Ancak iş istediğini almakla bitmiyor maalesef.

Orta sahası dirençli her takım Galatasaray’ı zorlayacaktır önermesini daha önceki postlardan birinde kullanmıştım. Bu akşam bu önermenin haklılığını gördük. Keita dışında geri dönmeyen hücum elemanlarının bir arada oynaması Galatasaray’ın orta saha direncini kırıyor.

Üstüne Baros, Hakan Balta ve Mehmet Topal’ın formsuz oyununu da eklersek, Galatasaraylılar adına 65 dakika korku filmi tadında geçen bir maç izlemiş olduk. Takım yönetimi adına sevindirici olan ise Rijkaard’ın (ve de Neeskens’in) doğru değişiklik hamleleriyle 65. dakikadan sonra maçı çevirmesidir.

Gerçi maçın dönmesinde 70. Dakikadan sonra Ankaraspor’un fizik olarak oyundan düşmesinin de payı büyük ama Aydın’ın Nonda’ya yaptığı asisti ve Kewel’ın klas kafa vuruşunu düşününce bu durumu ıskalamak olmazdı.

Louis Van Gaal bildiğimiz üzere bir futbol filozofu olarak çağdaş futbolda uygulanan 4-3-3 sisteminin babası konumunda. Gerek Ajax’ın efsanevi kadrosuyla yaptıkları olsun, gerekse Barcelona ve son olarak AZ Alkmaar’da yaptıklarıyla 4-3-3 sisteminin profesörü unvanını hak ediyor.

Şu an kendisi Bayern Münih’de ve demeçlerinde Ribery, Robben, Klose, Toni, Hamit, Schweinsteiger gibi üst düzey hücum elemanlarına rağmen, 4-3-3 sisteminin Bayern Münih’de uygulayamayacağının sinyallerini verdi. Demek istediğim bazen elinizdeki takımın gerçeklerini kabul etmek gerekiyor.


Barışa özlem…

Türkiye’de olduğu kadar Galatsaray’da da Barış’a özlem duyuyorum. Lige verilen aranın Galatasaray’a iyi gelmesi dileğiyle…

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Lazutlar


Bildiğim kadarıyla 5 albümlük bir seri, Fuat Saka’nın “Lazutlar” çalışması. Özellikle ilk iki volümünün Karadeniz müzikleriyle ilgilenen herkesin arşivinde bulunması gerektiğini düşünüyorum. Lazutlar projesi ile Fuat Saka, Gürcü, Türk ve Rum müzisyenleri bir araya getirip, birçoğu unutulmaya yüz tutmuş, Karadeniz yöresine özgü Türkçe, Rumca, Lazca ve Gürcüce halk şarkılarını bizlerle ulaştırdı. Tıpkı yakın geçmişte, Trabzonspor’un Fatih Tekke, Gökdeniz Karadeniz, Hüseyin Cimşir gibi kıyıda köşede keşfedilmeyi bekleyen yerel yetenekleri Türk futboluna kazandırdığı gibi.

Lazutlar serisi, ailemin bir kanadının Karadenizli olmasına rağmen benimsemekte zorluk yaşadığım o kültürü bana çok daha farklı bir açıdan tanıtmıştı. Bir nevi sihirli reçete… İhtiyacı olana.

Ve şimdi futbola ve Karadeniz’e dönüyoruz. Trabzonspor’da kriz var. Trabzonspor’da işler iyi gitmiyor. Trabzonspor’un marka değeri eriyip gidiyor. Peki neyi nasıl yapmalı acaba? Bir anekdot vardır; geçmişte esen fırtına, ligde tozu dumana kattığında Trabzonspor’u taktik anlamda çözemeyen spor medyası, Trabzonspor’un oynadığı taktiği tartışmaya açar.

Trabzonspor ne taktiği oynuyor?”

Bu soruya muhatap olan Trabzonsporlu yönetici bu konuyla ilgili bir demeç verir.Tartışılan sorunun cevabı garip ama anlamlıdır:

-Trabzonspor Faroz taktiği oynuyor.

Yerelliğiyle fark yaratan bir kulüp geleneğinden bahsediyoruz. Ancak günümüz kulüp yönetimi gerek idari gerek sportif anlamda Faroz mahallesi sınırlarına sığmıyor haliyle. Faroz yahut “yerellik”, mantalite olarak değil özkaynakların kullanımı ve geçmişteki gibi yerel yeteneklerin Türk futboluna kazandırılması anlamıyla Trabzonspor’u yansıtmalıdır. İşte o zaman “Fırtına” Trabzonspor’un içinde değil de esmesi gereken yerde yani ligde tozu dumana katabilir.

25 Ağustos 2009 Salı

Orta Sahayı Almak...


Yaklaşık 2 haftadır Karadeniz’de dağlarda gezindiğim için blogu biraz boşlamış bulundum. Şu an deniz seviyesine ve medeniyete geri dönmüş olarak paket halinde Galatasaray’ın Denizlispor, Levadia Talinn ve Kayserispor maçındaki performansı üzerine genel olarak birşeyler karalamak istiyorum.

Densizlikte sınır tanımayan blog yazarı olarak Galatasaray’ın son maçlardaki performansının abartıldığını düşünmekteyim. Öncelikle Denizlispor maçında sayın Frank Rijkaard bu topraklarda eşi benzeri görülmemiş bir rotasyon örneği gösterip hepimizi mest etti.
Açıkçası bu şekilde tasarlanmış bir rotasyon hamlesi bana geçtiğimiz sezon, takım performans olarak sürünürken, “Yedekleri koysak rakiplere üç atar” diye böbürlenen forum adamı mantalitesini anımsattı.

Açıkçası 6 oyuncunun birden değiştirildiği bir rotasyon hamlesi bende, rakibin teknik direktör tarafından yeterince analiz edilmediği hissiyatını uyandırdı. Frank Rijkaard’ın Türkiye Ligini ve Galatasaray’ı yeterince ciddiye almadığı, Türkiye macerasına kafasındaki deneysel çalışmalarını uygulayabileceği bir ortam olarak baktığı yönündeki şüphelerimden daha önce de bahsetmiştim. Bu yöndeki şüphelerim hala devam ediyor.

Bunun dışında Galatasaray’ın gelene 3 gidene 5 atması beni de her taraftar gibi memnun ediyor. Ancak orta sahası dirençli her takıma karşı Galatasaray’ın ciddi sıkıntılar yaşayacağını düşünüyorum. 4-3-3 sistemi takım halinde hücumu ön plana çıkarttığı kadar takım halinde savunmayı da gerektiren bir sistem. Galatasaray’a baktığımızda ise Aydın- Kewell ve Arda’nın, savunmada geri dönmemesi, orta sahada Ayhan ile Mustafa Sarp’ın omuzlarına altından kalkılması zor bir yük bindirmekte.

Özellikle Aydın’ın Galatasaray’ın takım kimyasını ciddi bir şekilde bozduğunu düşünüyorum. Kendisinden beklediğim tabiî ki mucizevi bir şekilde Keita gibi oyunu iki yönlü oynamaya başlaması değil ancak topla dikine gidemeyen bir kanat oyuncusu görüntü çizmesi kendisinin patlama yapmasını bekleyen derviş kılıklılardan birisi olarak beni endişelendirmekte.

Galatasaray için 5. Haftadaki Beşiktaş maçından ziyade 10. Hafadaki Fenerbahçe maçı bence daha önemli bir "test" olacak. Neden diye soracak olacaksanız, kanımca Fenerbahçe şu an da gerek uyguladıkları sistem olsun gerek de kadrosunda barındırdığı oyuncular olsun Türkiye’de en dirençli orta saha kurgusuna sahip takım görünümü vermekte.

Savunma zaaflarını bir yana bırakacak olursak Fenerbahçe, Daum’un gelişinden sonra, 4-4-1-1 sistemini başarılı bir şekilde uygulayıp rakibinin direncini orta sahada uyguladığı baskı ile kırmakta. Bu açıdan -Keita’yı kategori dışı tutacak olursak-, Aydın, Baroş ve Arda’nın bir arada oynadığı bir Galatasaray’ın şu anki görüntüsüyle Fenerbahçe gibi orta saha direnci yüksek takımlar karşısında çok ciddi sıkıntılar yaşayabileceğini düşünüyorum.

Sayın İbrahim Altınsay’ın deyimiyle “çağdaş futbol” oynanan liglerdeki futbol anlayışında benim gözlemlediğim kadarıyla orta sahayı alan takım maçı almada bir adım öne geçmiş bulunuyor. Bu açıdan rakibin oyunun bozan, dinamizmiyle takımı topsuz alanda rahatlatan Barış Özbek’in takıma tekrar kazandırılması gerektiğine inanıyorum. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Galatasaray alamet sürmeye hala devam etmekte...

9 Ağustos 2009 Pazar

G.Antepspor:2 - Galatasaray: 3: Galatasaray'ın Kemikleşmiş Problemleri



Sıcak havaya rağmen oldukça yüksek tempoda geçen bir maç olduğunu düşünüyorum. Genel hatlarıyla maça baktığımızda, Galatasaray’da defansif zaaflarının öne çıktığını görmekteyiz. Ben ise daha çok arada kaynama ihtimali yüksek birkaç ufak detay üzerine konuşmak istiyorum.

Her yıl Türkiye’ye kariyerli yahut kariyersiz birçok yabancı teknik adam geliyor. Gerek, Türkiye’deki futbol anlayışının sığlığından gerek kurumsal anlamda kulüplerin eksikliklerinden dolayı bu teknik direktörler arasında, bir süre sonra “farklı arayışlar” olarak adlandırabileceğimiz davranışlarda bulunmaya başlıyorlar. Ki bunun üzerine daha sonra uzun uzadıya konuşmak istiyorum.

Olaya Galatasaray açısından baktığımızda verilebilecek en bariz örnek sanırım Eric Gerets’in sağ bek pozisyonu için inatla Cihan Haspolatlı’yı oynatmasıdır. İtiraf etmem gerekiyor ki ilk Tobol maçından sonra ben de tabiri caizse “kendini kaybedenlerden” birisiydim. Çünkü gönlüm Galatasaray’ın, teknik direktör egosunun yapboz tahtası olmasına el vermiyor.

Böyle bir giriş yapmaktaki amacım bugün Gaziantepspor maçı karşısında da, Tobol maçındaki hissiyata kapılmış olmam. Keza aynı hissiyatı Skibbe döneminin sonunun habercisi, ilk Steau Bucharest maçı sonrasında da hissetmiş ve kendi kendime takımın ve hocanın zamana ihtiyacı olduğunu hatırlatmıştım. Bugün de aynısını yapıyorum.

Galatasaray geçen yıla oranla oyun anlayışı bakımından gözle görülür bir gelişim içerisinde. Fakat bu gelişimin sonunun gelmesi Galatasaray’ın kemikleşmiş problemlerinin çözümüne bağlı. Bu problemlerden en önemlisi bir türlü çözüm getirilemeyen basit top kayıpları. Mustafa Sarp geriden oyun kurar mı, Servet ve Gökhan Zan yan yana olur mu, Aydın Yılmaz bu takımda olmayı hak ediyor mu gibi soruların yanına eklemek istiyorum:
Bugün nasıl oldu da Galatasaray, 70’i üzerinde top kaybı yapmayı başardı? Umarım bu soruyu Rijkaard yahut Neeskens de birbirlerine soruyorlardır. Bu kadar bariz bir probleminin çözümlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasını bekliyorum.

Bunun dışında bahsedilmesi gereken bir klasik sağ bek problemi var ki bunun üzerine çok yazılıp çizildi. Yeni bir şey ekleyebileceğimden şüphelerim olduğu için fazladan laf kalabalığı yapmak istemiyorum.

Gaziantepspor topa sahipken orta sahada Zurita-Murat Ceylan ikilisinin dikine pas yapmaları ve topsuz alanda bu ikili haricinde Hakan Bayraktar’ın gösterdiği emek takdir edilmelidir. Bu açıdan teknik direktör Jose Coucheiro’nun hakkını vermek lazım. Hücumda ise Gaziantepsporlu futbolcular, -özellikle oyunun son bölümünde- oyunu kanada yaymaya çalışıp Julio Cesar Da Silva’nın fizik ve teknik avantajından faydalanarak, pozisyon hatası yapmaya çok yatkın Galatasaray defansını, ani hücumlarla zor durumda bıraktılar.

Kanımca topla oynama oranın %57’ye, %43 oranında Gaziantepspor’da kalmasının sebebi de bu dikine pas trafiğinin kanat akınlarıyla desteklenmeye çalışılmasıydı. Sonuç olarak Galatasaray’ın kanatları koridor oldu.

Galatasaray cephesine gelirsek, takımın Gaziantepspor’un topa daha çok sahip olmasına bağlı olarak 65. dakikadan sonra oyundan düştüğünü görmekteyiz. İlginç bir şekilde, topa daha çok sahip olmasına rağmen Gaziantepspor’un uzak şutlar dışında Galatasaray kalesine yaklaşamadığını görüyoruz ki bu durum o kadar “defansif zaaf” yorumuyla tezat bir görüntü oluşturmakta. Bunda Tabata’nın oyunun son bölümü haricinde silik bir görüntü içersinde olmasının da payı kuşkusuz büyüktür.

Nitekim Galatasaray mehter takımı gibi geliyor bana. Umuyorum ki bir sonraki adım ileri olur. Son olarak Arda Turan’ın, Rijkaard’ın gelişinden sonra gösterdiği gelişim takdir edilmeli. Toplu ve topsuz oyunda böylesine etkili bir oyuncuyu kadroda bulundurmak Galatasaray açısından eşi bulunmaz bir nimet.