29 Kasım 2009 Pazar

Kendini Tutamamak ve Bir Soru




Bursaspor yenilgisinin Galatasaray taraftarında "maymun gözünü açtı" etkisi yarattığını söyleyebiliriz. Eleştiri, küfür, kıyamet gırla giderken gördüğünüz üzere ben de yeminimi bozup bu heyhulaya dahil olma fırsatını kaçıramazdım.

Futbol blogların da ve medyada Rijkaard'ı ve sistemini eleştirenlere "sabır-sebat" telkin edildiğini görüyorum. Zira Rijkaard'ın oyun felsefesinin ve oturtmak istediği sistemin, istenilen sonuçları verebilmesi için daha fazla zamana ihtiyaç duyduğu yazılıp konuşulmakta.

Bu noktada kafama takılan bir soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum:

Rijkaard'ın Barcelona'da oturtttuğu oyun sistemi ve felsefe ile Galatasaray'ın bugünkü sistemi ve oyun anlayışı arasındaki bir benzerlik yahut bağlantı var mıdır? Var ise bunlar nedir ?

Bana birisi üşenmeyip bunları açıklarsa seve seve cahliiğimi kabul edeceğim; bunu yapabilecek kadar kendimle barışığım.

Rijkaard'ı ve oturttuğu felfesefeyi Galatasaray 3 gol ortalamasıyla oynadığı dönemden beri eleştiren birisi olarak şunu hatırlatmak istiyorum. Mesele, skor yahut Galatasaray'ın puan tablosunda bulunduğu durum değil; saha da gösterdiği futboldur. Mesele, Galatasaray'ın elindeki malzemeye uygun olmayan bir sistem ile sahaya çıkıp rakibin emeğini ve oyununu göz ardı eden bir mantıkla yönetilmesi ve bunun sonucunda kötü sonuçlarla karşılaşılmasıdır. (Manisaspor maçında iki takım da sahaya 4-3-3 dizilişi ile çıkmıştı. Aradaki tek fark Manisaspor'un ileri üçlüsü sürekli hareketli iken Galatasaraylı baronların 10 dakikada 20 ye yakın top kaybı yapıp topsuz alanda etkisiz olmamalarıydı.)

Bu durumun önüne; yaptığı işi ciddiye alan ve içinde bulunduğu ortamın gerçeklerin farkında olan bir teknik patron ile geçilebileceği bana daha muhtemel görünmektedir. Zira Rijkaard kendisini Özbekistan'da Bunyodkor çalıştıran Scolari gibi hissediyorsa bu durumdan Galatasaray'ın ve Türk futbolunun kazancı zaten olmayacaktır.

Rijkaard problemi, taktik bilgi yetersizliği, idari yönetim beceriksizliği, B planının olmaması yahut karizma eksikliği değildir. Problem, Galatasaray'ı ve Türkiye ligini algılayışı. "Ben yaptım oldu" mantalitesiyle hareket etmesidir. Kendisinin, Barcelona'nın başındayken sahaya 4 forvetle çıktığı ya da ortasahayı 4 defansif adam ile parsellediği görülmemiştir. İşini ciddi yapacak insanlar ve futbolcular ile çalışıldığı takdirde bu problemlerin uzun vadeli planlarla çözülebileceğine inanıyorum.

Kaldı ki çözüme giden yol zaman geçtikte daha da radikal önlemlerin alınmasını dayatacak gibi görünüyor. Bu noktada üstadın laflarını hatırlatmak gerekiyor: "Daha iyi bir dünya için, Batsın bu dünya"

18 Kasım 2009 Çarşamba

PAUSE!

Tez mesaisi nedeniyle Mayıs 2010'a kadar dükkanı kapatıyorum

29 Eylül 2009 Salı

Şampiyonlar Ligi Mesaisi: Bu Lafı Kim Söyledi?



"Benim kariyerimle ilgili ......nın çok önemi yok. ...... benim kariyerimde artılar veya eksiler oluşturmayacaktır. Ben 20 yıldır Türk ....... damga vuran bir isimim"


a) Ajdar Anık

b) Sinan Engin

c) İbrahim Tatlıses

d) Mustafa Denizli

Not: Fatih Terim'e kardeş geldi! Kutlu Olsun!

Mesut Özil Project






Hepimizin bildiği gibi Mesut Özil’in Alman ulusal takımını seçmesi memleket gündemini uzunca bir süre işgal etti. Yaşadığımız topraklarda “Türk” olmanın esas şartı olarak Türkiye ve Türklüğe kayıtsız şartsız bağlılık gösterildiği için Mesut’un tercihi tepki topladı. Çocukcağız her fırsatta kendini Türk olarak da gördüğünü ve her iki topluma ait olduğunu dile getiriyor ama nafile!

Bu olay üzerine çok yazıldı çok çizildi biliyorum ama dikkati Alman futbol federasyonunun Mesut’un tercihini, nasıl kullandığına çekmek istiyorum. Mesut Özil, Almanya ulusal takımı için yetenekleri üst düzey bir hücum oyuncusundan daha fazlasını ifade etmekte. Bu açıdan Türkiye’nin kaybı bazı yazarlarımızın işaret ettiği gibi sadece bir “hücuma yönelik orta saha oyuncusu” değil.

Mesut, Alman milli takımı formasını resmi maçlarda giydikten sonra Alman medyasında çıkan haberlerde kendisi Almanya’nın geleceği, milli takımın lokomotifi vb. olarak değerlendirildi. Alman futbol federasyonun en önemli sorunlarından birisi şüphesiz yetenekli misafir işçi çocuklarının ulusal takım tercihlerini kendi lehine çevirememek.

İş ulusal düzeyde tercih yapmaya geldiğinde devreye bir çok değişken giriyor ama Almanların Mesut üzerinden oluşturdukları yeni iletişim stratejisi Almanyalı Türk futbolcuların tercihlerini etkileyecek radikal değişimi anlatmayı hedefliyor. Adım adım ilerleyen bir süreç bu.

İlk etapta Mesut’un tercihini Alman ulusal takımından yana yapmasını sağlayacak kişisel garantileri verdiler. Mesut, basına verdiği demeçlerde “Birlikte oynamayı hayal ettiğim insanlarla, hayal ettiğim kişi olmak için” mealinde demeçleriyle bu etabın nasıl geliştiğinin ipuçlarını verdi. Yani klasik “Biz Türküz diye bizi ikinci planda tutuyorlar” tezini çürütmeye yönelik bir hamle.

Burada enteresan olan nokta Mesut, Alman milli takımında oynayacak ilk Alman kökenli olmayan oyuncu değil. Miroslav Klose ve Lukasz Podolski Polonyalı, Kevin Kuranyi Brezilyalı Mario Gomez ise İspanyol. Alman Futbol Federasyonu belli ki Güney Doğu Avrupa kökenli göçmenlerin özellikle de Türk kökenli oyuncuların ve alttan gelecek yeni yeteneklerin tercihini değiştirmeyi hedef almıştır.

İkinci etapta Mesut forma giydi ve özellikle Michael Ballack gibi Almanya’nın futbol ikonlarından birisiyle karşılaştırıldı. Basında yer alan fotoğraflarla yaratılmak istenen “Türk Ballack, Alman ulusal takımında” mesajı böylelikle pekiştirilmiş oldu. Biz alıngan ve çabuk celallenen duygusal bir toplumuz o yüzden bakınız Mesut takımda sıcak karşılandı kimse ona Türk gibi davranmıyor Alman’dan hiçbir farkı yok (Kaldı ki o takımda kaç “Alman” olduğu da başka bir konu) deniliyor.[ İş burada da Alman zihniyetinin çatlaklarından birisine denk geliyor aslında. “Alman değil ama Alman gibi” bu nice entegrasyondur diyesim geldi]

Kaldı ki Mesut, yaşantısı ve kişiliğiyle de Almanların “misafir işçi çocukları” için kullandığı bir rol model-kullanıcı imajı olarak sunulmaya başladı. Bunun en basit örneği 27 Eylül Almanya genel seçimlerinde gençlerin oy kullanmasını teşvik etmeye yönelik Mesut’un kampanyada yer alması oldu.

Türkiye’nin kaybı kesinlikle “sadece bir oyuncu” değil. Futbol, ülke imajını düzeltmede ve Türkiye’nin reklamını yapmada çok önemli bir araç olabilir (iyi kullanıldığı takdirde). Fakat Türk tarafına dönecek olursak Almanya kökenli ulusal takım oyuncuları Türkiye’yi tercih etmeye yönelik motive edici hiçbir bilinçli ya da bilinçsiz bir karşı strateji mevcut değil.

Aksine Yıldıray Baştürk’ün küstürülmesi, Malik Fathi için “Biz onu Arap sanıyorduk” açıklaması yapılması ya da Halil Altıntop’un Avrupa Şampiyonası kadrosunda dahil edilmemesi gibi olayları düşündüğümüzde bu gençlere “Beğenmiyorsanız tercih etmeyin kardeşim” diye dile getirilecek bir karşı mesaj verildiği bile söylenebilir.

“Mesut Özil Project” de bir sonraki adımda ise neler olacağını kestirmek güç ancak biraz müneccimlik yapacak olursak, “Almanya ulusal futbol takımının kaptanı bir Türk…” görürsek şaşırmamız gerekiyor. Herhalde böyle bir durumda Dr. Göebbels’i mezarında ters dönerdi. Ancak böylesi damardan bir eylemin gerçekleşmesi Almanya koşullarını düşündüğümüzde pek gerçekçi gelmiyor.

Nitekim Almanya futbol konusunda bir Fransa olabilmiş değil. Ülke bünyesinde Fransa’ya oranla daha fazla göçmen –pardon “misafir işçi” en azından Fransa’da bu kişiler göçmen olarak değerlendirilebiliyor- barındırmasına rağmen Fransa’nın Aimee Jaquet önderliğinde 1998’de yapmış olduğu atılımın bir benzerini gerçekleştiremediğini görüyoruz.
Aradaki farkı tasvir etmeye yönelik, Fransa’nın daha fazla yatırım yapması yahut tesisleşme gibi teknik açıklamalar getirmek pek mümkün değil. Almanların, Almanya’da yaşayan göçmenler için kullandığı “misafir işçi” terimi aslında iki ülke arasındaki zihniyet farkını yansıtıyor. Almanlar, bu yetenekli gençlerin ailelerini zamanı geldiğinden geri dönecek insanlar olarak görmek için çok büyük uğraşlar verdi. Ancak durumun öyle olmadığının da bilincindeler.

Jean Paul Sartre’ın Almanlarla Fransızlar arasındaki farka yönelik bir çıkarımı belki Almanya’nın neden “misafir işçi” çocuklarından neden yeteri kadar yararlanamadığını açıklıyor:

“Biz Fransızlar, Almanlar gibi ülkemize kayıtsız şartsız desteklemeyiz. Ülkemiz, bize güzel yaşam olanakları sağladığı ölçüde destekleriz”

Şimdi bir deneme yapıp bu çıkarımda “Almanlar” yerine “Türkler”i koyalım, bakalım arada bir fark olacak mı? Bol şanslar Mesut! Yolun açık olsun!
Devamı var:
Arda Turan Project: Galatasaray’ın Yeni Yüzü

2 Eylül 2009 Çarşamba

Kapıdaki Tehlike!



Geçtiğimiz transfer döneminde Beşiktaş’ın hamleleri tartışma konusu oldu. Delgado ve Nobre’nin yüksek maaşları, İsmail Köybaşı ve Tabata’ya ödenen yüksek bedeller derken futbol severlerin gündemi “8 milyon dolar verseler Tabata’yı mı alırsın Elano’yu mu?” gibisinden önermelerle işgal edildi.

Beşiktaşlı futbolcuların kontratlarına baktığımızda ise yakın gelecekte çok maraz yaratacak bir tablo ile karşılaşıyoruz. Şayet Mayıs 2010’da sözleşmesi bitecek oyuncular; Rüştü Reçber (36), Hakan Arıkan (27), Korcan Çelikay (21), İbrahim Kaş-kiralık- (22), İbrahim Üzülmez (35), İbrahim Toraman (28), Serdar Özkan (22), Uğur İnceman (29), Yusuf Şimşek (34), Bobo (23) ve son olarak Holosko (24). Tabi ki Mustafa Denizli’yi de unutmayalım.

Önümüzdeki transfer sezonunda, Beşiktaş’ın oyuncularına verdiği maaşların tartışma konusu olması muhtemel görünüyor. O zaman da futbol severlerin gündemi “Sence Elano mu yıllık 3 milyon euro maaşı hak ediyor yoksa Holosko mu?” gibisinden muhabbetlerle meşgul olur. Allah Beşiktaşlıya sabır versin.

Bülent Uygun: En Asil Duygunun İnsanı


Nasıl başlamıştı bak nasıl bitti / En güzel duygular, silindi gitti / Nasıl da sevmiştim bilirsin seni / Ayrıldık sevgilim doymadım sana
Tabiri caizse, Müslüm Baba’nın İstiklal Marşı'dır Hasret Rüzgârları. Şarkıda, imkânsız bir aşkın içinde oldukları için kavuşamayan iki sevgilinin hikâyesinden kesitler vardır. Ancak şarkı o imkânsızlıkları açmaz, dinleyicinin hayal gücüne bırakır. Kimbilir, belki de bu sayede Hasret Rüzgârları’nın verdiği duygu yoğunluğuyla dinleyicinin kendisini bağdaştırması hedeflenmiştir.

Sivasspor’un ligde ve Avrupa’da yaşadıklarını düşünürsek, taraftarlarınruh halini açıklayıcı bir yaklaşım getirmek için böyle bir girişi uygun gördüm. Bir yerde başarıyı sahipleniyorsanız, başarısızlığı da sahiplenmeniz gerekir.

Bu noktada bütün sorumluluk bizim "asker" Bülent Uygun’un omuzlarına yüklenmiş durumda. Kendisi ile ilgili sağda solda, arkadaş meclislerinde yahut futbol forumlarında duyduğum kadarıyla Sivasspor taraftarı dışındaki kitlelerden “Beter olsun!” nidaları yükselmekte. Geçen yılki Mourinho vari çıkışlarını düşünürsek açıkçası bu durum pek şaşırtıcı da değil.

Aslına bakılacak olursa kendisi bu topraklarda çok takdir edilmiştir. Sivasspor’da kısıtlı bütçeyle son dört sezonda yaptıkları düşünülünce zaten takdir kendisinin en büyük hakkıdır. Ancak görülen o ki bir yerde bir şeyler korkunç bir şekilde ters gitti ve Sivasspor tepetaklak oldu.

Açıkçası Bülent Uygun yeni sezonda takımı gençleştirip geniş çapta bir kadro revizyonu planlamıştı. Sivasspor, bu uğurda feda ettiği üç oyuncusunun eksikliğinin bedelini çok ağır bir şekilde ödedi. Bu oyuncuların başında bence Mamadou Diallo geliyor. Yetenekleri kısıtlı olmasına rağmen güçlü fiziği ve mücadeleci yapısı dışında oyun zekası ile gerek stoper , gerek defansif ortasaha oyuncusu olarak Sivasspor'un savunma kurgusuna derinlik sağlıyordu. Bir diğer önemli kayıp ise kuşkusuz Bilica. Kendisi, lider vasıflarıyla her Anadolu takımında doğrudan oynayabilecek kalitede, güvenilir bir oyuncu. "Büyük takım oyuncusu" olup olmadığı ise biraz tartışılır.

Diallo ve Bilica’nın boşluğunu Yasin Çakmak ve Pieter Mbemba ile doldurma hamlesi fena bir şekilde geri tepti. Bunun sebebi bu iki oyuncunun yeterli fiziksel özelliklerine karşın oyun zekası ve pozisyon bilgisi açısından son derece zayıf olmalarından kaynaklanıyor.Gidişi ile Sivasspor’un takım kimyasını derinden etkileyen üçüncü oyuncu ise Herve Tum. Açıkçası Bülent Uygun’u, Tum gibi ligimize ilk geldiğinde “kalas” sıfatını kazanmış bir oyuncudan gezici forvet / hücuma yönelik ortasaha oyuncusu olarak verim alabildiği için kutlamak gerekiyor. Sivasspor adına büyük bir futbol kazanımıydı Herve Tum. Yerine düşünülen Omotoyossi'nin transferinin gerçekleşmemesi üzerine bitpazarının rahmeti diyebileceğimiz Ersen Martin’e kaldılar.

Velhasıl bu saydıklarımız dışında, transferi gerçekleşmeyen Hamed Namouchi ve Robert Enke ile birlikte dünya transfer literatürünün “tek maçlık transfer” başlığına adını altın harflerle kazıyan Hamer Bouzza var. Her iki oyuncu da hem kanat hem de hücuma yönelik ortasaha oyuncusu olarak Sivasspor’un yaratıcı oyuncu eksikliğini gidermeye yönelik hamlelerdi ancak olmadı, olamadı. Karşıyaka’dan kazandırılan yetenekli genç Cihan Yılmaz da problemlere (henüz) derman olamadı. Bugün gördüğüm kadarıyla, son dakikada Tabata’ya sarılan Beşiktaş gibi Sivasspor da Gabon'lu bir ortasaha oyuncusuyla anlaşmış. Umalım bu oyuncu da Namouchi ve Bouzza ile aynı kaderi paylaşmaz.

Sivasspor’un gerçekleşebilen transferlerimize baktığımızda Akeem Agbetu, Erman Kılıç ve Uğur Kavuk dikkat çekmekte. Bülent Uygun geçtiğimiz iki sezondaki gibi Mehmet Yılmaz yerine Ersen’i dikip uzun toplardan medet ummasaydı, Erman ve Agbetu hücum için gerek kanatlarda gerek forvet hattında Sivasspor’a daha faydalı olabilirlerdi. Özellikle ikinci Shaktar Donetsk maçında sürekli hareket halinde oldukları için oyuna getirdikleri dinamizm dikkat çekiciydi. Uğur Kavuk için çok fazla bir şey söylemeye gerek duymuyorum. Milli takım seviyesinde oyunu iki yönlü oynayabilen bir sağ beke sahip olmak her takım için büyük bir kazanımdır.

Galatasaray’ın sağ bekteki seçeneklerini düşünürsek, Abdurrahman ve Uğur gibi iki çizgi üstü sağ kanat savunucusunu kadroda bulundurmak büyük lüks. Yazıyı Sivasspor’un, geçtiğimiz sezonki fizik kondüsyon bakımından üst düzey bir takım görünümünden üst üste 2 maç kaldıramayan bir ekip hale nasıl düştüğü sorusunu sorarak bitirelim. Sivas'taki "La ilahe illallah” bile Sivasspor’lu oyuncuların kendilerine iyi bakmasına yetmemiş demek ki.

Ve şimdi de biraz müneccimlik:

Bülent Uygun büyük ihtimal bu yıl da görevinin başına kalacaktır. Muhtemel bir “geri dönüş” ile egosu şimdikinden 5 kat daha fazla şişecektir. Günlük değerlendirmelerin gazabına uğramış birisi olarak kendince intikam hamleleri yapacaktır. Olası bir “iyi” geri dönüş sonrası demeçleri ve çıkışları ile de çok daha itici olacaktır. Bu potansiyeli maalesef kendisinde görüyorum.

Üç yıl önce “Ben sadece işimi yapıyorum” diyen en asil duygunun insanını arıyoruz. Bu memleket sadece işine bakan ve işini "iyi" yapanlara bu kadar muhtaçken kendisini bu şekilde görmek insanı ister istemez üzüyor.

Transfer Döneminde Sivasspor:

Gelenler: Pieter Mbemba (FC Eindhoven),Bruno Zita Mbanangoye (Dinamo Minsk),Yasin Çakmak (Fenerbahçe),Uğur Kavuk (Antalyaspor),Erman Kılıç (İstanbul B. B.),İbrahim Şahin (Hacettepe),Kadir Bekmezci (Hacettepe),Ferhat Bıkmaz (Hannover 96),Akeem Agbetu (Kocaelispor),İbrahim Ülüm (Belediye Vanspor),Ersen Martin (Recreativo Huelva),Cihan Yılmaz (Karşıyaka)

Gidenler: Murat Erdoğan (Kasımpaşa),İbrahim Ülüm (Diyarbakırspor),Erbay Eker (Üsküdar Anadolu),Mehmet Yazıcı (Üstüdar Anadolu),Mert Bulut (Keçiören A.Ş.),Samed Maviş (Konya Şekerspor),Faruk Bayar (Ankaraspor),Mamadou Diallo (Diyarbakırspor),Da Silva Bilica (Fenerbahçe),Herve Tum (İstanbul B. B.),Kanfory Sylla (İstanbul B. B.),Pini Felix Balili (Antalyaspor),Sergio Pacheco Oliviera (Bakü),Mohamed Ali Kurtuluş (Kocaelispor)Eyüp Kadri Ataoğlu (Ç.Rizespor),Emre Efe (Darıca Gençlerbirliği),Tayfun Emre Yılmaz (Sakaryaspor),Murat Yılmaz (Bursa Nilüferspor),Ilgar Gurbanov,Sezgin Bektaş (Kırşehirspor),Şamil Ünal (Tokatspor)

1 Eylül 2009 Salı

Ankaraspor: 0 Galatasaray: 2 "Laboratuar Futbolu"



Vladmir Lobanovoski’nin futbol literatürüne kazandırdığı bir terim“Laboratuar Futbolu” . Galatasaray için geçen kötü bir gecenin ardından yazıya böyle bir başlık seçmemin sebebi ise Lobanovski’nin anlayışından ayrı olarak Galatasaray’ın Rijkaard ve Neeskens elinde bir futbol laboratuarı haline geldiğini düşünmemden geliyor. Tobol maçından bugüne her maçta farklı kadrolarla sahaya çıkan ve sonuç olarak istediğini alan bir Galatasaray görüyoruz. Ancak iş istediğini almakla bitmiyor maalesef.

Orta sahası dirençli her takım Galatasaray’ı zorlayacaktır önermesini daha önceki postlardan birinde kullanmıştım. Bu akşam bu önermenin haklılığını gördük. Keita dışında geri dönmeyen hücum elemanlarının bir arada oynaması Galatasaray’ın orta saha direncini kırıyor.

Üstüne Baros, Hakan Balta ve Mehmet Topal’ın formsuz oyununu da eklersek, Galatasaraylılar adına 65 dakika korku filmi tadında geçen bir maç izlemiş olduk. Takım yönetimi adına sevindirici olan ise Rijkaard’ın (ve de Neeskens’in) doğru değişiklik hamleleriyle 65. dakikadan sonra maçı çevirmesidir.

Gerçi maçın dönmesinde 70. Dakikadan sonra Ankaraspor’un fizik olarak oyundan düşmesinin de payı büyük ama Aydın’ın Nonda’ya yaptığı asisti ve Kewel’ın klas kafa vuruşunu düşününce bu durumu ıskalamak olmazdı.

Louis Van Gaal bildiğimiz üzere bir futbol filozofu olarak çağdaş futbolda uygulanan 4-3-3 sisteminin babası konumunda. Gerek Ajax’ın efsanevi kadrosuyla yaptıkları olsun, gerekse Barcelona ve son olarak AZ Alkmaar’da yaptıklarıyla 4-3-3 sisteminin profesörü unvanını hak ediyor.

Şu an kendisi Bayern Münih’de ve demeçlerinde Ribery, Robben, Klose, Toni, Hamit, Schweinsteiger gibi üst düzey hücum elemanlarına rağmen, 4-3-3 sisteminin Bayern Münih’de uygulayamayacağının sinyallerini verdi. Demek istediğim bazen elinizdeki takımın gerçeklerini kabul etmek gerekiyor.


Barışa özlem…

Türkiye’de olduğu kadar Galatsaray’da da Barış’a özlem duyuyorum. Lige verilen aranın Galatasaray’a iyi gelmesi dileğiyle…

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Lazutlar


Bildiğim kadarıyla 5 albümlük bir seri, Fuat Saka’nın “Lazutlar” çalışması. Özellikle ilk iki volümünün Karadeniz müzikleriyle ilgilenen herkesin arşivinde bulunması gerektiğini düşünüyorum. Lazutlar projesi ile Fuat Saka, Gürcü, Türk ve Rum müzisyenleri bir araya getirip, birçoğu unutulmaya yüz tutmuş, Karadeniz yöresine özgü Türkçe, Rumca, Lazca ve Gürcüce halk şarkılarını bizlerle ulaştırdı. Tıpkı yakın geçmişte, Trabzonspor’un Fatih Tekke, Gökdeniz Karadeniz, Hüseyin Cimşir gibi kıyıda köşede keşfedilmeyi bekleyen yerel yetenekleri Türk futboluna kazandırdığı gibi.

Lazutlar serisi, ailemin bir kanadının Karadenizli olmasına rağmen benimsemekte zorluk yaşadığım o kültürü bana çok daha farklı bir açıdan tanıtmıştı. Bir nevi sihirli reçete… İhtiyacı olana.

Ve şimdi futbola ve Karadeniz’e dönüyoruz. Trabzonspor’da kriz var. Trabzonspor’da işler iyi gitmiyor. Trabzonspor’un marka değeri eriyip gidiyor. Peki neyi nasıl yapmalı acaba? Bir anekdot vardır; geçmişte esen fırtına, ligde tozu dumana kattığında Trabzonspor’u taktik anlamda çözemeyen spor medyası, Trabzonspor’un oynadığı taktiği tartışmaya açar.

Trabzonspor ne taktiği oynuyor?”

Bu soruya muhatap olan Trabzonsporlu yönetici bu konuyla ilgili bir demeç verir.Tartışılan sorunun cevabı garip ama anlamlıdır:

-Trabzonspor Faroz taktiği oynuyor.

Yerelliğiyle fark yaratan bir kulüp geleneğinden bahsediyoruz. Ancak günümüz kulüp yönetimi gerek idari gerek sportif anlamda Faroz mahallesi sınırlarına sığmıyor haliyle. Faroz yahut “yerellik”, mantalite olarak değil özkaynakların kullanımı ve geçmişteki gibi yerel yeteneklerin Türk futboluna kazandırılması anlamıyla Trabzonspor’u yansıtmalıdır. İşte o zaman “Fırtına” Trabzonspor’un içinde değil de esmesi gereken yerde yani ligde tozu dumana katabilir.

25 Ağustos 2009 Salı

Orta Sahayı Almak...


Yaklaşık 2 haftadır Karadeniz’de dağlarda gezindiğim için blogu biraz boşlamış bulundum. Şu an deniz seviyesine ve medeniyete geri dönmüş olarak paket halinde Galatasaray’ın Denizlispor, Levadia Talinn ve Kayserispor maçındaki performansı üzerine genel olarak birşeyler karalamak istiyorum.

Densizlikte sınır tanımayan blog yazarı olarak Galatasaray’ın son maçlardaki performansının abartıldığını düşünmekteyim. Öncelikle Denizlispor maçında sayın Frank Rijkaard bu topraklarda eşi benzeri görülmemiş bir rotasyon örneği gösterip hepimizi mest etti.
Açıkçası bu şekilde tasarlanmış bir rotasyon hamlesi bana geçtiğimiz sezon, takım performans olarak sürünürken, “Yedekleri koysak rakiplere üç atar” diye böbürlenen forum adamı mantalitesini anımsattı.

Açıkçası 6 oyuncunun birden değiştirildiği bir rotasyon hamlesi bende, rakibin teknik direktör tarafından yeterince analiz edilmediği hissiyatını uyandırdı. Frank Rijkaard’ın Türkiye Ligini ve Galatasaray’ı yeterince ciddiye almadığı, Türkiye macerasına kafasındaki deneysel çalışmalarını uygulayabileceği bir ortam olarak baktığı yönündeki şüphelerimden daha önce de bahsetmiştim. Bu yöndeki şüphelerim hala devam ediyor.

Bunun dışında Galatasaray’ın gelene 3 gidene 5 atması beni de her taraftar gibi memnun ediyor. Ancak orta sahası dirençli her takıma karşı Galatasaray’ın ciddi sıkıntılar yaşayacağını düşünüyorum. 4-3-3 sistemi takım halinde hücumu ön plana çıkarttığı kadar takım halinde savunmayı da gerektiren bir sistem. Galatasaray’a baktığımızda ise Aydın- Kewell ve Arda’nın, savunmada geri dönmemesi, orta sahada Ayhan ile Mustafa Sarp’ın omuzlarına altından kalkılması zor bir yük bindirmekte.

Özellikle Aydın’ın Galatasaray’ın takım kimyasını ciddi bir şekilde bozduğunu düşünüyorum. Kendisinden beklediğim tabiî ki mucizevi bir şekilde Keita gibi oyunu iki yönlü oynamaya başlaması değil ancak topla dikine gidemeyen bir kanat oyuncusu görüntü çizmesi kendisinin patlama yapmasını bekleyen derviş kılıklılardan birisi olarak beni endişelendirmekte.

Galatasaray için 5. Haftadaki Beşiktaş maçından ziyade 10. Hafadaki Fenerbahçe maçı bence daha önemli bir "test" olacak. Neden diye soracak olacaksanız, kanımca Fenerbahçe şu an da gerek uyguladıkları sistem olsun gerek de kadrosunda barındırdığı oyuncular olsun Türkiye’de en dirençli orta saha kurgusuna sahip takım görünümü vermekte.

Savunma zaaflarını bir yana bırakacak olursak Fenerbahçe, Daum’un gelişinden sonra, 4-4-1-1 sistemini başarılı bir şekilde uygulayıp rakibinin direncini orta sahada uyguladığı baskı ile kırmakta. Bu açıdan -Keita’yı kategori dışı tutacak olursak-, Aydın, Baroş ve Arda’nın bir arada oynadığı bir Galatasaray’ın şu anki görüntüsüyle Fenerbahçe gibi orta saha direnci yüksek takımlar karşısında çok ciddi sıkıntılar yaşayabileceğini düşünüyorum.

Sayın İbrahim Altınsay’ın deyimiyle “çağdaş futbol” oynanan liglerdeki futbol anlayışında benim gözlemlediğim kadarıyla orta sahayı alan takım maçı almada bir adım öne geçmiş bulunuyor. Bu açıdan rakibin oyunun bozan, dinamizmiyle takımı topsuz alanda rahatlatan Barış Özbek’in takıma tekrar kazandırılması gerektiğine inanıyorum. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Galatasaray alamet sürmeye hala devam etmekte...

9 Ağustos 2009 Pazar

G.Antepspor:2 - Galatasaray: 3: Galatasaray'ın Kemikleşmiş Problemleri



Sıcak havaya rağmen oldukça yüksek tempoda geçen bir maç olduğunu düşünüyorum. Genel hatlarıyla maça baktığımızda, Galatasaray’da defansif zaaflarının öne çıktığını görmekteyiz. Ben ise daha çok arada kaynama ihtimali yüksek birkaç ufak detay üzerine konuşmak istiyorum.

Her yıl Türkiye’ye kariyerli yahut kariyersiz birçok yabancı teknik adam geliyor. Gerek, Türkiye’deki futbol anlayışının sığlığından gerek kurumsal anlamda kulüplerin eksikliklerinden dolayı bu teknik direktörler arasında, bir süre sonra “farklı arayışlar” olarak adlandırabileceğimiz davranışlarda bulunmaya başlıyorlar. Ki bunun üzerine daha sonra uzun uzadıya konuşmak istiyorum.

Olaya Galatasaray açısından baktığımızda verilebilecek en bariz örnek sanırım Eric Gerets’in sağ bek pozisyonu için inatla Cihan Haspolatlı’yı oynatmasıdır. İtiraf etmem gerekiyor ki ilk Tobol maçından sonra ben de tabiri caizse “kendini kaybedenlerden” birisiydim. Çünkü gönlüm Galatasaray’ın, teknik direktör egosunun yapboz tahtası olmasına el vermiyor.

Böyle bir giriş yapmaktaki amacım bugün Gaziantepspor maçı karşısında da, Tobol maçındaki hissiyata kapılmış olmam. Keza aynı hissiyatı Skibbe döneminin sonunun habercisi, ilk Steau Bucharest maçı sonrasında da hissetmiş ve kendi kendime takımın ve hocanın zamana ihtiyacı olduğunu hatırlatmıştım. Bugün de aynısını yapıyorum.

Galatasaray geçen yıla oranla oyun anlayışı bakımından gözle görülür bir gelişim içerisinde. Fakat bu gelişimin sonunun gelmesi Galatasaray’ın kemikleşmiş problemlerinin çözümüne bağlı. Bu problemlerden en önemlisi bir türlü çözüm getirilemeyen basit top kayıpları. Mustafa Sarp geriden oyun kurar mı, Servet ve Gökhan Zan yan yana olur mu, Aydın Yılmaz bu takımda olmayı hak ediyor mu gibi soruların yanına eklemek istiyorum:
Bugün nasıl oldu da Galatasaray, 70’i üzerinde top kaybı yapmayı başardı? Umarım bu soruyu Rijkaard yahut Neeskens de birbirlerine soruyorlardır. Bu kadar bariz bir probleminin çözümlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasını bekliyorum.

Bunun dışında bahsedilmesi gereken bir klasik sağ bek problemi var ki bunun üzerine çok yazılıp çizildi. Yeni bir şey ekleyebileceğimden şüphelerim olduğu için fazladan laf kalabalığı yapmak istemiyorum.

Gaziantepspor topa sahipken orta sahada Zurita-Murat Ceylan ikilisinin dikine pas yapmaları ve topsuz alanda bu ikili haricinde Hakan Bayraktar’ın gösterdiği emek takdir edilmelidir. Bu açıdan teknik direktör Jose Coucheiro’nun hakkını vermek lazım. Hücumda ise Gaziantepsporlu futbolcular, -özellikle oyunun son bölümünde- oyunu kanada yaymaya çalışıp Julio Cesar Da Silva’nın fizik ve teknik avantajından faydalanarak, pozisyon hatası yapmaya çok yatkın Galatasaray defansını, ani hücumlarla zor durumda bıraktılar.

Kanımca topla oynama oranın %57’ye, %43 oranında Gaziantepspor’da kalmasının sebebi de bu dikine pas trafiğinin kanat akınlarıyla desteklenmeye çalışılmasıydı. Sonuç olarak Galatasaray’ın kanatları koridor oldu.

Galatasaray cephesine gelirsek, takımın Gaziantepspor’un topa daha çok sahip olmasına bağlı olarak 65. dakikadan sonra oyundan düştüğünü görmekteyiz. İlginç bir şekilde, topa daha çok sahip olmasına rağmen Gaziantepspor’un uzak şutlar dışında Galatasaray kalesine yaklaşamadığını görüyoruz ki bu durum o kadar “defansif zaaf” yorumuyla tezat bir görüntü oluşturmakta. Bunda Tabata’nın oyunun son bölümü haricinde silik bir görüntü içersinde olmasının da payı kuşkusuz büyüktür.

Nitekim Galatasaray mehter takımı gibi geliyor bana. Umuyorum ki bir sonraki adım ileri olur. Son olarak Arda Turan’ın, Rijkaard’ın gelişinden sonra gösterdiği gelişim takdir edilmeli. Toplu ve topsuz oyunda böylesine etkili bir oyuncuyu kadroda bulundurmak Galatasaray açısından eşi bulunmaz bir nimet.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

2288


Fazlasıyla uzun sürmüş bir tatilden sonra tekrar yazabilmek güzel şey. Açıkçası arada yazmayı planladığım takım değerlendirmelerini, an itibariyle lig başladığı için yazamayacağım için üzgünüm. Umarım zaman içerisinde daha fazla emek göstererek açıklarımı kapatırım.

Bugün üzerine konuşmak istediğim konu Galatasaray’ın çok ses getiren mor forması. 2288 ismiyle pazarlanan formada mor renk kullanılması bugünkü Galata’ya adını veren kelt kökenli Galatlara dayandırılmış. Böylelikle Galatasaray Spor Kulübü’nün kurum olarak geleneksel değerlere verdiği değer vurgulanmak istenmiş. Keza aynı şekilde “Yaralı Galat Yoktur-Linderoth hariç-“ sloganıyla ile de Galatasaray’ın sportif anlamda savaşçı kişiliğine göndermede bulunulmuş.

Bu mesajlar, 2009-2010 sezonu formalarının (adı üzerinde ağırlıklı olarak 2288 kodlu mor formanın) tanıtımına yönelik olarak hazırlanmış http://www.2288gs.com/ web sitesi aracılığıyla verilmekte. Şık tasarımı ve enteresan içeriğiyle dikkat çeken site, forma satışını arttırmaya yönelik bir pazarlama hamlesi olarak yaratıcı bir çalışma olarak karşımız çıkmakta.
Bunun dışında, başkan Adnan Polat kısa bir süre önce bir açıklamasında mor rengin asaleti temsil ettiğinden dem vurmuştu.

İşin tarihsel boyutuna bakarsak, mor renk, antik Roma’da cumhuriyet varken sadece yönetici kadrolarının, sonrasında ise yönetici hanedan üyelerinin kullanabildiği farklı bir konuma sahipti. Bu açıdan, mor rengin hükümdarlığı ve soyluluğu simgelediğini söylemek yanlış olmaz.

Neden özellikle mor rengin Romalı soylularca tercih edildiği sorusunu soracak olursak cevap gayet basit. O dönemde mor renk, midye kabuklarından elde ediliyordu ve mor rengi bu şekilde elde etmek oldukça zahmetli bir işlenme süreci gerektiriyordu. Bu sebepten dolayı mor, kumaşlarda kullanılması en pahalı renkti.

Forma ilk çıktığında forumlarda ve çeşitli futbol bloglarında beğenilmemesine rağmen, pazarlama fikri olarak “2288” serisi başarılı bir girişim olarak değerlendirilebilir. Satış rakamları da açıkçası bu görüşü doğruluyor.

Ülkemizde futbol kalitesinin yükselmesi açısından kulüplerin kurumsallaşma yolunda önemli adım atmaları hayati önem taşımakta. Forma ve sezonluk bilet satışlarını arttırmaya yönelik bu tip değişik pazarlama hamlelerinin denenmesi bence takdire şayandır.

Yaralı Galat...


9 Temmuz 2009 Perşembe

Uçmalı Kaleci Vol.3


Gerçeğe Bakan Gözlerimiz

"Gerçeği değiştiremeyiz öyleyse gerçeğe bakan gözlerimizi değiştirelim" Bizanslı bir Mistik


Uçmalı Kaleci eldivenlerini yeniden eline geçirdiği vakit yazısı gelecek...

Uçmalı Kaleci Tatilde!


8 Temmuz 2009 Çarşamba

Lig Öncesi Değerlendirmeleri 1: Trabzonspor


Efendim bu yaz takımlarımızda bir yapılandırma modasıdır gidiyor. Altyapı, üst yapı, idari yapı derken futbol takımlarımız adeta yap-boz tahtalarına dönüştü. Haddim olmayan işlere burnumu sokmayı kendime yaşam düsturu edinmiş bir futbolsever olarak dilimin döndüğü kadarıyla muhtelif takımlarımızın transfer hamlelerini yorumlayacağım.

Bu işe Engin Baytar’a olan özel hayranlığımdan ötürü Trabzonspor ile başlamak istiyorum. Kanımca, 2008-09 futbol sezonuna en hazır giren takımlar listesi yapacak olsak Trabzonspor en üst sıralarda yer alırdı. Kabus gibi geçen bir 2007-08 sezonundan sonra, lig ortasında göreve gelen Ersun Yanal’ın istekleri doğrultusunda gerekli transferler yapılmış, takıma kadro derinliği kazandırılmıştı.

Geçen yıl yapılan transfer sayısını, harcanan parayı ve takımın bu yıl ligi bitirdiği yeri düşünürsek 2008-09 futbol sezonunun Trabzonspor için başarılı geçtiğini söyleyebilirdik -eğer Trabzonspor yönetimi teknik ekiple yola devam etmiş olsaydı-.

Ersun Yanal, yaklaşık 5 yıl kadar önce, olgun demeçleri, çalıştırdığı takımların bütçelerine uygun olarak yaptığı genç oyuncu transferleri ve meşhur laptopuyla, ligimizin popüler simalarından birisi haline gelmişti. Şayet, gittiği her takımda başarıları bir Türkiye Spor Medyası klişesi ile açıklarsak “saman alevi” tadında olmuş, iyi başladığı işleri hedeflediği noktalarda bitirmeyi başaramamıştı.

Kendisini, baskının yoğunlaştığı ve bütün gözlerin onun üzerinde olduğu dönemlerde süreci iyi yönetemeyen bir teknik adam olarak değerlendirmeyi uygun görüyorum. İyi bir teknik direktörü diğerlerinden ayıran niteliklerin birçoğunu bünyesinden bulundurmasına rağmen, iyi bir teknik direktörlü, büyük teknik direktörlerden ayıran niteliklere sahip birisi olduğunu söyleyemeyiz.

Her şeye rağmen Trabzonspor yönetiminin onun arkasında durması ve bir yıl daha tahammül etmesi bence Trabzonspor’un selameti açısından daha iyi olacaktı. Bugün takımı bıraktığı noktayı düşünecek olursak, son derece kısıtlı alternatifleri bulunan bir defans bloğu, aynı pozisyonda oynayan bir çok oyuncunun bulunduğu bir orta saha kurgusu ve defans bloğundan daha da sığ bir görüntüde yer alan forvet hattının görmekteyiz.

Ayrıca tutmayan “Şenol Güneş Operasyonu” sonrasında, Türk futbolseverlerin birçoğunun “Nasıl Yani?” sorusuyla karşıladıkları “Thomas Broos” tercihini de bir kenara koymak gerekiyor. Şahısları bir kenara bırakırsak teknik direktörün belirlendiği dönemde Trabzonspor yönetiminin de süreci iyi yönetemediği ve takımı çalıştıracak hocayı bulmada oldukça geç kaldığını görmekteyiz.

Thomas Broos’un göreve geldiği zamana kadar yapılan transferlere bakacak olursak tamamen yönetimin öncelik alarak takıma kazandırdığı isimlerle karşılaşmaktayız. Takımda Yattara ve Alanzinho gibi defansif yönü olmayan iki oyuncunun varlığına rağmen benzer niteliklerde hemi de gayet problemi bir oyuncu olmasıyla ün salmış Engin Baytar’ın da takıma kazandırıldığını görmekteyiz.

Ronaldinho’nun Barcelona’ya transfer olduğu dönemde Johann Cruffy’a atfedilen bir anekdotu paylaşmak istiyorum: “Öyleyse Barcelona’ya üç top lazım. Birisi Rivaldo’ya, birisi Ronaldinho’ya ve diğeri de geri kalanlara…”

Benzer bir durumun Trabzonspor için de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Bir de Zafer Yelen var ki kendisi de hücuma yönelik orta saha oyuncusu olarak kendisine kadroda nasıl yer bulur bilinmez.
Defansa gelecek olursak Giray ve Egemen dışında stoper mevkine talip Tayfun dışında bir alternatif yok. Belki Ceyhun’un da bu bölge için düşünebilir. Gözden çıkartılan Rigobert Song’un yerini, pozisyon alma kabiliyeti yüksek, lider nitelikleri olan bir oyuncuyla doldurmanın şart olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde takımın iyi bir sağ beke de ihtiyaç duyduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor ki şu anki kadro görüntüsünde Tayfun’un sağ bek için doğrudan aday olduğunu söyleyebiliriz.

Forvet hattına gelecek olursak aslında bu noktaya hiç gelmesek ne güzel olur diye düşünmek istiyorum. Ne Gökhan Ünal ne de Umut Bulut, Trabzonspor gibi şampiyonluk hedefi olan takımlarda forvet oynayabilecek sürekliliğe ve istikrara sahip oyuncular değiller. Açıkçası bu noktada Alanzinho transferini eleştirmeyi daha yerinde buluyorum. Belki o dönemdeki transfer hamlesi forvet hattını güçlendirmeye yönelik bir şekilde değerlendirilseydi bugün olduğu kadar sıkıntılı bir forvet hattı tablosu karşımıza çıkmayabilirdi.

“Koşmayan” olarak tabir edebileceğimiz oyunu tek yönlü oynayan hücum elemanlarının bolluğu, ortasahası zaten zayıf olan Trabzonspor için oldukça sıkıntılı bir durum teşkil etmekte. Yattara, Alanzinho, Gökhan Ünal ve hatta Selçuk İnan tipinde oyuncuların hepsini birden sahaya sürmek bence geri kalanların emeğine saygısızlıktır. Günümüzde, elit futbol liglerinde hiçbir iddialı takımda bu kadar “hareketsiz” oynayan hücum elemanlarına rastlamamaktayız.

Toparlamak gerekirse Trabzonspor’un geçen aynı zamandaki görüntünün tersine yeni futbol sezonuna en kötü giren takım olduğunu düşünüyorum. Thomas Broos’un bu yılı takımının başında bitirebileceğine dair olan inancım gayet düşük.

Her şeye rağmen Trabzonspor yönetimi, geçen yıl ki yapılandırmada ısrar etmiş olsaydı şu an ki kadar sıkıntılı bir dönem yaşayacaklarını zannetmiyorum. Bu açıdan yönetimlerin yapmış oldukları teknik direktör tercihlerinde her seçişin aynı zaman da bir vazgeçiş olduğunu da göz ardı etmemeleri gerekiyor.

Trabzonspor Ersun Yanal tercihini yaparken bu gerçeklere göre hareket etmeliydi. Açıkçası takımı şu an ki gibi gardı düşük bırakmaktansa bir yıl daha sabırlı olup yaptıkları seçimi bütün yönleriyle irdelemeliydiler. Acaba şu an da seçilenler vazgeçilenlere değecek mi, hep birlikte göreceğiz.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Alparslan Erdem'in Düşündürdükleri



Alparslan’ı ilk kez De Santcis’in imza töreninde eline tutuşturulan 60 numaralı forma ile basın mensuplarına poz verirken görmüştüm. Gençti, Werder Bremen altyapısından yetişmişti. Sol ayaklı, hızlı, azimli ve teknik bir oyuncu olarak nitelendiriliyordu.

Sonraları kendisini Bellizona maçında sol kanatta fizik olarak kendisinden çok daha iri olan rakibiyle boğuşurken gördüm. Zayıf kalmasına rağmen süratiyle, kısa mesafede oldukça etkili bir oyuncu gibiydi. Daha sonra kendisini Kocaelispor maçında 65 metre top sürdükten sonra Milan Baros’a gol pası verirken gördüm. Böylesine nitelikleri olan genç bir oyuncunun Galatasaray’a kazandırılması beni bir taraftar olarak mutlu etmişti.

Kocaelispor maçını takip eden süreçte Alparslan, Galatasaray’da forma şansı bulamadı. Medyaya yansıyan bir sonraki görüntüsünde Büyük Kaptan’ın “disiplin masturbasyonu”na meze oluyordu:
“Hocam demek yok! Alparslan! Hoca yok!”

diye kükrüyordu Büyük Kaptan. Heyhat Alparslan’ı bu şekilde terbiye etmek Galatasaray’ın disiplin sorununa çözüm olmadı.

Kasım 2008’de yayınlanan Galatasaray dergide Alparslan Erdem’in bir röportajı yayınlandı. Sevgili Alparslan, almış olduğu futbol eğitimi, Almanya’daki futbol anlayışı ve Bundesliga ile Türkiye arasındaki farklılıklardan bahsetmiş. Burada birkaç alıntı yaparak Alparslan’ın düşüncelerine burada haddim olmayarak yer vermek istiyorum:

* Bremen’de oynamaya başladığım 14 yaşımdan beri dörtlü defansı bilirim. Hatta 11-12 yaşlarında dörtlü defans oynadığımızı bilirim.

* Almanya’da taktiğe ve sisteme çok önem veriyorlar. Ben seçmelere gittiğim zamanlarda abartısız söylüyorum; iki saat antrenman yapılacaksa bunun bir saati taktik konuşması ile geçiyordu.

*Çalımla adam geçmeye izin vermezler. Oyunu yavaşlattığını söylerler. Türkiye’de oyuncuları daha rahat bırakıyorlar. Topla oynama şansı veriyorlar. Tabii rakip yarı alanda.

*Ümit Milli Takım’a geldiğimde ayrı bir dünyadayım sandım. Ben Almanya’da kendimi teknik futbolcu sanıyordum. Ama buraya geldiğimde gördüm ki, Türk futbolcusunun bireysel yetenekleri çok fazla. Ama burada da Almanya’daki disiplin ve fizik gücünden bahsedemeyiz. Mesela topu kaptırınca hemen savunmaya geçmemek gibi düşünceniz olamaz Almanya’da. Almanya’da sadece Diego gibi futbolcuların bunu yapmaya lüksü var. Ama bizler böyle şeyler yaparsak, kendimizi yedek kulübesinde buluruz.

Sevgili Alparslan, disiplinden bahsediyor. Teknik eğitimini çok erken yaşlardan itibaren aldığından, tekniğini oyunu yavaşlatmayacağı ölçüde kullanmaktan bahsediyor. Daha uç noktada düşünürsek, “bireysel yetenekli olmaktan” değil birey olmaktan, birey olarak bir futbol takımının parçası olmaktan bahsediyor.

Ağzından, “on numara”, “bayrak oyuncu” gibi laflar çıkmıyor çünkü yok öyle şeyler. Topu kaptırınca eli belinde top beklemekten değil disiplinden ve fizik gücünden bahsediyor. Türk futbolunun en büyük eksikliklerinden birisinin pozisyon almayı bilmeyen oyuncular olduğunu bu genç yaşında kavramış.

Kendisini bu açıdan farklı kılanın Almanya’da 11-12 yaşından itibaren almış olduğu taktik altyapıya bağlıyor. Diyeceksiniz “O kadar elit oyuncu yetiştiren altyapılar var Alparslan’ın bahsettikleri bu topraklarda uygulanmıyor mu?”

Şüphesiz benzer uygulamalar Türkiye’de de uygulanıyordur ancak o noktada araya Alparslan’ın bahsettiği “disiplin ve fizik gücü” farkı devreye giriyor. Çok güzel laflar etmiş Alparslan. Türkiye’de futbol anlayışının, Avrupa’nın üst düzey liglerindeki gibi olmasını düşleyenler için sözleri Campanella’nın Güneş Ülkesi’nden gelmiş gibi.

Ağzına sağlık Alparslan! Niteliklerin seni hak ettiğin yere götürsün!

Sabri...

Ben senin futbol oynayabilme ihtimalini sevdim

28 Haziran 2009 Pazar

Uçmalı Kaleci Vol.2


Engin Baytar Olmak ya da Olamamak


Disiplinsiz ama yetenekli kanat oyuncularına karşı tarif edilmez bir hayranlığım olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Yurtdışında Quaresma ve Nerry Castillo’yu bu alanda tek geçerim. Yurtiçinde ise İbrahim Akın ve Engin Baytar’ı.

En büyük dileğim bu dört arkadaşı futbol sahası dışında herhangi bir platformda kapıştırmak. Okey olur, bilardo olur, batak olur, langırt olur. Ancak futbol sahası… ı-ıh, olmaz. Neden diye soracak olursanız, futbol yetenekleri bu kadar üst düzey olup da bunları saha içinde futbolu güzelleştirme adına kullanmayan bu arkadaşları başka alanlarda değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Engin Baytar, Aziz Yıldırım’ın yarattığı hezeyan ortamını düşünürsek 200 bin Euro ve 2 oyuncu gibi oldukça uygun bir bedel karşılığı Trabzonspor’a transfer oldu. Kendisi ve Trabzonspor için hayırlı olmasını diliyorum.

Engin'i son iki sezondur özellikle takip ediyorum. Vanspor’un eski futbolcusu Adnan Baytar’ın oğlu olarak dünyaya gelen Engin, Armenia Bielefeld’de başlayan futbol yaşantısına Türkiye’de Maltepespor’la devam etti. Akabinde Gençlerbirliği’ne transfer olarak Süper Lig’de boy göstermeye başladı. Böylelikle, sonraları geleneksel hale gelecek “Engin Baytar Sezon Öncesi Kampı Disiplinsizlik Şenlikleri” medyada yer bulmaya başladı. Antrenmanlardan kaytarma, saha içi ve saha dışı disiplinsizlik sebepleriyle zaman zman kadro dışı bırakıldı ancak bir şekilde takıma geri dönmeyi başardı. Bu bakımdan Süleyman Demirel ile büyük bir benzerliği olduğunu düşünmekten alamıyorum kendimi.

Engin’in gol sevinci bile oyuncunun karakterine yönelik önemli bir referans. Gol sevincini paylaşmak isteyen arkadaşlarını iteleyerek, iki elinin baş parmaklarıyla formasını gösteriyor. Maalesef ben bu oyuncuda, futbolseverlerin disiplinsiz oyunculara sempati duymasını mümkün kılan “fırlama masumiyeti”ni göremiyorum.

Engin, geçtiğimiz sezon ikinci yarıda Eskişehirspor’a kiralandı, orada da rahat durmadı, duramadı. Saha içinde Youla ile kapışması, Youla’nın oyundan alınmasıyla sonuçlandı. Düz mantık ile değerlendirirsek Rıza Çalımbay takdir hakkını Engin’den yana kullandı. Maç öncesi kamptan kaçıp sabah beşe kadar barlarda gezen 18 yaşındaki Batuhan Karadeniz’e “Ya adam gibi oynar futbolcu olursun ya da gittiğin bara koruma.” diyip kadro dışı bırakan kişi maç içinde Youla’ya, sırf kendisine pas atmadı diye çıkışan Engin Baytar’ı ensesini sıvazlayarak oyunda tuttu, sonraki maçlarda da inatla oynattı. Sonuç olarak Engin Baytar, son iki yılda futbolunun üstüne hiç bir şey koymadan Trabzonspor’a transfer olmayı başardı.

Bu transferi, kombine bilet satışlarında büyük bir düşüş yaşayan Trabzonspor’un, cafcaflı bir ismi bünyesine katarak mevcut durumu tersine çevirmeye yönelik bir hamlesi olarak düşünüyorum. Engin açısından olaya bakacak olursak, Alanzinho ve Yattara ile yarışacağı bir kadro içinde şansı daha önceki kadar yaver gitmeyebilir. Tabii takım içindeki konumunun belirlenmesinde yeni hoca Thomas Broos’un tavrı da belirleyici olacaktır.

Bana kalırsa bu yıl Engin Baytar’ın sıçrama yapacağı yıl olacaktır. Küçük takımların problemli oyuncusu artık büyük bir takımın büyük problemler yaratan oyuncusuna dönüşecektir. Bu yıl Engin Baytar ‘ı izlemek, daha önce hiç olmadığı kadar eğlenceli olacak. Alanzinho’nun ensesine tokadı mı basar, Thomas Broos’a hareket mi çeker bilemem ama kendisini “planların” genelde tutmadığı bir şehrin başarıya aç takımında izlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Mahmut Hoca !!!



27 Haziran 2009 Cumartesi

İlgili Kişiye...

Futbol basit bir oyundur. Zor olan basit oynamaktır. - Johann Cruyff

26 Haziran 2009 Cuma

Veysel Cihan'dan Önce, Veysel Cihan'dan Sonra




Ligimizin, taktik yönü yetersiz kalan futbol anlayışında, bu açığın güçlü ve mücadeleci oyuncularla kapatıldığını söylemek yanlış olmaz. Son dönemlerde, Sivasspor’lu Mehmet Yıldız tarzında “ayıboğan” olarak tabir edeceğimiz forvetler özellikle Anadolu takımları tarafından aranır oldu.

Türkiye liglerinde, Hakan Şükür ile başlayıp Mehmet Yıldızla devam eden “pivot santrafor” fetişizminde önemli bir geçiş noktasıdır Veysel Cihan. Hava hakimiyeti yüksek, çevresindeki oyunculara yüksek topları indiren, gerektiğinde top tutup, pozisyon hazırlayan “yapıcı” santrafor tipinden, “yarıcı, dağıtıcı” olan “yıkıcı” olana geçişin simgesidir.

John Lennon’ın bir deyişi vardır:
Before Elvis, there was nothing…”

Yani, Kral’ın, Rock müziğin gidişatı ve kendi müzik anlayışı üzerindeki etkisini nitelemeye yönelik -Türkçe meali- “Elvis’ten önce hiç bir şey yoktu” demiştir kendisi. Bugün Mehmet Yıldızlar, Mehmet Yılmazlar, De Nigrisler, Herve Tumlar, Leo Iglesiaslar hatta bir dönem görünüp kaybolan Ivan Lietavalara ligimizde değer veriliyorsa, futbolcu adayı gençler, bu saydığımız kişileri örnek alıyorsa hepsi Veysel Cihan sayesindedir.

“Veysel Cihan’dan önce hiçbir şey yoktu”

O, gücüyle, azmiyle, kısıtlı yeteneklerine ve taktik oyun bilgisine rağmen ayakta kalmayı başardı. Durmadan savaşmayı, tekme, dirsek, yumruk yemek pahasına rakibini yıldırmayı, pes etmemeyi gösterdi.

Bugün Mehmet Yıldız çıkıp “Gücüm Allah vergisi” demeden önce iki kere düşünmeli. Gücü Allah vergisi olabilir ancak bugün Türk futbolundaki varlığı Veysel Cihan ve onun simgeledikleri sayesindedir.
Çok yaşa Kral!

2009-2010 Transfer Dönemi

Paranın Satın Alamayacağı Şeyler Vardır. Geri Kalan Herşey için...

25 Haziran 2009 Perşembe

Parayı Verip Düdüğü Çalamamak


Transfer döneminin en ilginç haberlerinden birisi dün Gaziantepspor cephesinden geldi. İki gün önce iki yıllık anlaşma imzalayan Ersen Martin’in sözleşmesi, onu kulübe getirip imza attıran yönetim tarafından fesh edildi. Ersen, Antep cephesinden sağ çıkamadı.

Medyada çıkan haberlere bakarsak Ersen Martin’in sözleşmesinin fesh edilmesinin arkasında teknik direktör Jose Couceiro’nun tepkisi vardı. Futbol dünyamızda daha önce birçok kez karşımıza çıkmış idari hatalardan birisinin, Gaziantepspor yönetimi tarafından tekrar edilmesine karşın, Jose Couceiro takımdaki kazanç dengesini bozacak bir transfere izin veremeyeceğini söylemişti.

Dürüst olmak gerekirse bu açıklama bana pek inandırıcı gelmedi. Muhtemelen “skandal” olarak nitelendirilebilecek bir olayın örtbas edilmesi için “takım içi kazanç dengesi" gibi bir bahane öne sürülmüş olabilir. Önemli olan ise Jose Couceiro’nun, kendi onayı alınmadan, kulüp yönetimi tarafından yapılmış bir transfere karşı çıkarak örnek gösterilecek bir davranışa imza atmasıdır.
Umuyorum ki Türk teknik adamlar Couceiro’nun tavrından gerekli dersleri çıkartırlar. Çünkü Türk futbolunu, kulüp yöneticilerinin “parayı veren düdüğü çalar” düsturundan yola çıkıp “parayı veren benim, her şeye karışırım” noktasına varan zihniyetinden ancak Couceiro gibilerinin gösterdiği kararlılık kurtarabilir.

22 Haziran 2009 Pazartesi

El Elden Üstündür: Gökhan Zan Transferi Vak'ası


Efendim, taze açılmış futbol bloguna taze yapılmış bir transferle ilgili bir gönderi ile başlamak nasipmiş. Malumunuz bugün saat 18.00 itibariyle Gökhan Zan, Galatasaray ile 2 yıllık sözleşme imzaladı. Transferin öyküsüne baktığımızda karşımıza çıkan kişi Sayın Haldun Üstünel.

Basın toplantısında, transferin teknik direktör Rijkaard’ın bilgisi dahilinde mi yapıldığı sorusuna, Sayın Üstünel dudaklarını ısırarak çok kaçamak bir cevap verdi. Müneccimliğin alanlarına girmeden az çok vücut dili üzerinden bir çıkarım yapacak olursak, sanki bu soru, Sayın Üstünel’de hararet yapmış gibiydi.
Bu noktada olaya basit bir karşılaştırma ile yaklaşma gereği duyuyorum. Galatasaray’ın ezeli rakibi Fenerbahçe, ligi Galatasaray’ın bir basamak üzerinde ağır hasarlı bir biçimde tamamladı. Sil baştan yapılandırılmaya gidildi. Bu hususta, yetenekli muhtelif oyuncular transfer edildi. Bütün bu transferler yapılırken Fenerbahçe’nin teknik direktörü henüz resmi olarak belirlenmiş değildi. Hala da belli değil.

Yapılan transferler, başkan Aziz Yıldırım tarafından gerçekleştirilmekte. Düz mantıkla okursak, Fenerbahçe’nin transfer çalışmalarının “Biz yetenekli oyuncuları alalım, iyi bir hoca nasıl olsa bu malzemeden yararlanır ve başarı da gelir” prensibine dayandığını görüyoruz. Profesyonel kulüp yöneticiliği ile bu felsefenin ne kadar bağdaştığını sizlerin takdirine bırakıyorum.

Galatasaray’a ve Gökhan Zan transferine dönecek olursak, idari bir mevkii işgal eden bir kişinin bu kadar ön plana çıkıp, transferde insiyatif alması, Galatasaray’da sportif yönetimin selameti açısından hayra alamet değildir.

Teknik ekibin fikri dâhilinde verilmesi gereken bir transfer kararı, bir gün içerisinde oldubittiye getirilip taraftara ve basına servis ediliyorsa “Gökhan Zan Transfer Vak’ası” idari anlamda Galatasaray’da yönetim zaaflarının Rijkaard gibi bir teknik direktörün gelişine rağmen devam ettiğinin açık bir göstergesidir.

Galatasaray yönetimi geçmişte Gerets’e, Kalli’ye ve Skibbe’ye kendi çıkarlarına uygun şekilde yıldırma politikaları uyguladı ve kaybeden hep Galatasaray oldu. Temennim benzer bir muamelenin, Türk futbolunun hem dünyadaki tanıtımına, hem de sportif anlamda profesyonelleşmesine büyük katkılar sağlayabilecek Frank Rijkaard’a karşı yapılmamasıdır. Aksi takdirde Nihat Genç’in daha önce “Memleket Hikayeleri” kitabında “En Büyük Taraftar” öyküsünde öne sürdüğü “Hepimiz Fenerbahçeliyiz” tezine bir adım daha yaklaşmış olacağız. Allah sonumuzu hayır ede!

Uçmalı Kaleci Vol.1